Articles by "Misafir Yazar"
Misafir Yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dogruses Gazetesi
Hasan Ukdem

Evet bu bir kitap ismi, Şair Ahmet Üresin'in doğduğu yere bir vefasının göstergesi olan bu kitapta Bozkır Dereli 15 şair ve yazar yer alıyor. Konya kültürü için de önemli olduğuna inandığım bu eserde Üresin, şu isimlere yer veriyor. Mehmet Üstün (Külcü), Mehmet Neşet Çınar, Süleyman Ege, Ganime Naciye Yavaş Eser, Hasan Gökdeniz, Mehmet Gültekin, Mehmet Gün, Filiz Kılınçer Duru, Raziye Ödemiş, Ahmet Özkan, Duygu Özay, Hasan Satar, Sabri Sevinç, Adnan Sivri (Bozkıri) ve Ahmet Üresin. Bu değerli üstatların biyografileri ve hayatlarından kesitlerle, eserlerinden örnekler de veriliyor kitapta.  

Kitabın önsözünde şöyle bahsediliyor mezkûr köyden: Bozkır, Konya iline bağlı en eski ilçelerden biridir. Sanatçısı, esnafı ağız birliği etmişçesine "Dere'de doğdum, Dere'de büyüdüm" der, Dereli olmakla da övünür. Geçim kaynakları çok azdır. Adı gibi bir dereye sığınmıştır. Başka yerlere çok göçr vermiştir. Yeni yetişen gençlere iki seçenek sunulur: "Ya okuyacaksın ya da başka yerlere çalışmaya gideceksin." Zor şartların geçerli olduğu pek çok Anadolu köylerinden biridir Dere Köyü. Bununla birlikte oradan çıkan insanlar da bu zorluklar içerisinden çıkıp hayata tutunurlar ve çeşitli iş alanlarında kendilerine yol bulurlar. Bu kitapta yer alanlar ise hayatın içinde kendilerine bir yer edindikleri gibi edebiyat gibi çetin bir ameliyeyi başarmış insanlardır. Kimi nesir kimi şiir alanında kendilerini yaşadıkları kültürle hemhal etmiş ve sanatın inceliklerinden geçirmiştir. Okumak bir erdemdir elbette ancak yazmak başka bir maharet ister. Bunu da bu üstatlar çok güzel başarmışlar.

Ahmet Üresin, önsözün devamında şöyle tanımlıyor kendini ve kitabını: Ben bütün sıkıntılara rağmen okuyanlardan oldum. İlkokul öğretmenliğinden emekliyim. 33 yıl çalıştım. Şiir yazmaya Akşehir Öğretmen Okulu'nda başladım. Köyüm esin kaynaklarımın başında gelir. Bozkır'da Bir Dere Var adlı kitabımdaki şiirlerin tamamı köyümün fotoğraflarıdır. Yine köyümde yetişen şair ve yazarlardan bildiklerimi Bozkır Dereli Şair ve Yazarlar adlı kitapta toplamaya çalıştım. Köyüme olan vefa borcumu az da olsa ödemeye çalışıyorum.  

Bozkır Dereli şair ve Yazarlar kitabı bu şehrin kültür hayatı için önemli bir kaynakça oluşturmuş. Konuya ilgili olanlar, bu şehri tanımak isteyenler mutlaka okumalıdır diye düşünüyorum. Zira son zamanlarda kültür emperyalizmine maruz kaldığımızı düşünüyorum ve köklerimize doğru yolculuk olarak nitelendirdiğim bu tür çalışmaların tozlu raflarda unutulup gitmesine gönlüm razı olmuyor. O yüzden bu tür tanıtımları yapma ihtiyacı duyuyorum. Değerli şairimiz Ahmet Üresin Hocamızı bu güzel çalışmasından dolayı kutluyorum ve gelecekte yazı hayatında başarılar diliyorum.

Şimdi sizlere bu kitapta yer alan Ahmet Üresin'e ait iki şiiri sunuyorum:

Dere Kasabası'na Hoş Geldiniz

Çağlayan, Sorkun, Harmanpınar derken,

Bu üç yoldan birisini seçtiniz,

Dere Kasabası'na hoş geldiniz.

 

Bu işlek yol Bozkır-Çağlayan yolu

Sağ sol enginli yüksekli dağ dolu

Bu yol uzun bir koyak ve dağ dolu

Dere Kasabası'na hoş geldiniz.

 

Sorkun'dan gelirken boğaz geçilir

Çarşamba Çayı yol boyu seçilir

Pınarlardan buz gibi su içilir

Dere Kasabası'na hoş geldiniz.

 

Harmanpınar yolundadır Dalamaz

Yokuş aşağı inilirken solunmaz

Sıra sıra soluklar, ad sorulmaz

Dere Kasabası'na hoş geldiniz

 

Hangi yoldan gelirseniz yeşillikda  

Yeşillikle kaynaşır, ak kişilik

Üresin mutluluk ile berleşik

Dere Kasabası'na hoş geldiniz.

 

….......

 

Bozkır'da Bir Dere Var

Adı sanı yok, küçük bir dere

Bozkır'a hayat verir suyu az olsa da

O dere Bozkır'ın hayat damarı

 

Bozkır'da bir dere var  

Adı; Çarşamba Çayı, halk dilinde Ulusu

Aktığı boğaza hayat verir

O dere boğazın can damarı

 

Bozkır'da bir dere var

Adı; Dere. Kasaba idi köy oldu, şimdi mahalle

Dere yaşam kaynağıdır yaşayanlara

O Dere Bozkır'ın can damarı

 

Bozkır'da bir dere var

Adı; Dere. Benim köyüm

Doğdum, büyüdüm, yürüdüm

O dere benim kalbimdir  

Hayat veren Dere'ler üresin



Sevgiyle kalın. 

Şiire Tutunmak (Klaros Yayınları), 33 yıl sınıf öğretmenliği yaptıktan sonra 2004'te emekli olan, şiirleri ulusal ve yerel dergiler ile gazete ve seçki kitaplarında yayımlanan eğitimci ve şair Ahmet Üresin'in on birinci şiir kitabı. Bir Şiir Gibi, Selam Olsun, Beyaz Kuş, Gül Kurusu Akşamlar, Güneşe Tutunmak, Aya Tutunmak, Gökyüzünün Öteki Yüzü, Bozkır'da Bir Dere Var, Bozkır Dereli Şair ve Yazarlar, Aşk 29 Harftir isimli dokuz şiir kitabı ve bir şiir seçkisi bulunan Ahmet Üresin ile yeni kitabı Şiire Tutunmak ve şiir-yaşam bağını konuştuk.

"ŞİİRİMİN ADI BARIŞ"

- Şiire Tutunmak kitabınız Klaros Yayınları tarafından yayınlandı, Şiirleri incelediğimizde ilk olarak "Şiirimin Adı Barış" diyorsunuz. Neden barış? Şiirlerin içeriği nedir?

Savaşlar öldürür, barış yaşatır. Canlılar için barış önemlidir. İnsanlar arasında, canlılar arasında barış varsa, yaşamda mutluluk olur, birliktelik olur, başarı olur. İlk şiirim barış konulu " Şiirimin Adı Barış" adlı bir şiirdir. " Bir çocuğum oldu küçücük/ Özgürce yaşasın diye/ Adını koydum Barış." (S.7) Barış içinde yaşamak ne güzel.

Bu kitaptaki şiirlerin içeriğinin tamamı şiir konuludur. Kitabın adından da anlaşılacağı üzerine şiire tutundum, şiir yazdım. Bu 11. kitabım oluyor. Okuyucularımın beğenisine sundum.

- Şiirleriniz, özellikle serbest olanlarda kendine özgü bir özellik var. Süslemelere fazla yer vermiyorsunuz. Yalın bir dil kullanıyorsunuz. Neyi amaçlamaktasınız?

Şiir yazarken arı, duru bir dil olmasına özen gösteriyorum. Halkın dili olan Türkçeyi, Türkçe sözcükleri kullanmayı yeğliyorum. Okunan şiirin okuyucu belleğinde yer edinmesini çok önemlidir. Bir akarsuyun akarken çıkardığı şırıl şırıl ses gibi hem akıcı, hem de dinlendirici (bir ezgi gibi) olması hoşuma gider. Okurken o şiirden zevk alınırsa, okuyucuya bir şeyler aktarıyorsa o şiir benim için önemlidir. "Şiirlerim bir ırmak olmalı/ Akmalı şırıl şırıl…/ Su sesi, kuş sesine karışmalı. (s.24)

Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Nazım Hikmet, Aşık Veysel, Orhan Veli, Fazıl Hüsnü Dağlarca ve adını sayamadığım bir çok usta şairlerimizin şiirleri günümüze dek geldiyse bu halkın kullandığı Türkçe ile yazıldığı için olmuştur.

"ŞİİRE TUTUNDUM, TUTUNUYORUM!"

- "Şiire Tutunmak" ismi ile neyi kanıtlamak istemektesiniz. Önemli ve iddialı bir isim. Kendinizi bu denli iddialı görebiliyor musunuz?

Yaşamımı üç bölüme ayırırsam; (öğrencilik, öğretmenlik ve emeklilik) Şiir yazmaya öğretmen okulu sıralarında başladım. Öğretmenlerimizin yönlendirmesi, sınıf arkadaşlarımla yazdıklarımızı paylaşmamız ilk başlangıcımız oldu. Öğretmenlik yıllarımda yazdıklarım defterlerimde kaldı. Emeklilik yıllarımda ise kendimi tamamen şiire verdim. Halen yazmayı sürdürmekteyim.

Şiir yazmak yaşamakla iç içedir. Şiir sevgim beni şiire tutundurdu. İnsan ve dostluk ilişkilerinde, yeni dostlar edinmede çok etken oldu. "Şiire tutundum insana karşı/ Çokça dost edindim, gün gün eğlendim/ Kimi eleştirir, kimi " beğendim"/ Doğruda buluştum hep mutlu oldum."

(s. 22) diyerek şiire ve dostlara tutundum.


"ŞİİR İŞÇİSİYİM"

Şiir konusunda kendimi daha "şiir işçisi" olarak görüyorum. Yazdıklarımla mutluluk duyuyorum. "Bir şiir işçisiyim/ Gönlümde esin/ Bir bir ÜRESİN/ Şiir yazarım." (s.16)

Büyük ustalara sonsuz saygım var. Onlar önderlerimizdir. Ne zaman bir şair görsem/ Saygıdan eğilirim./ Döner bir daha eğilir/ Eğilir, eğilir, eğilir…/ Ellerinden öperim. / Elleri öpülesi şairler ÜRESİN." (s.19)

- Yazın yapıtlarına bazı zamanlarda yönetimler tarafından sansür uygulanmaktadır. Bunu nasıl karşılıyorsunuz?


Ülkeyi yönetenler nedense eleştiriyi kabullenemiyor. Sanatçı, yazar, şair, çizerler kendilerine göre eleştirilecek durum varsa eleştirmelidirler. Eleştiri olmadan doğru bulunmaz. Hoşgörülü ve anlayışlı olmak gerekir. Kısıtlamalara karşıyım. Düşünce özgürlüğüne saygı göstermek gerekir. En büyük sansür ise okuyucunun sansürüdür. "Bir kitap yayınlandı/ Raflarda durdu, durdu/ Satılmadı.

En büyük sansür uygulandı. "(s. 43)

"ESİN KAYNAKLARIM ÖNCE DOĞA VE SEVGİ!"

- Şiirlerinizi yazarken belirli bir zaman mı ayırırsınız, yoksa içinizden geldiği gibi mi yazarsınız? Esin kaynağınız nelerdir?

Şiir yazmak kolay değildir. Öncelikle çok çok okumalı. Büyük ustaların şiirleri yol gösterici olur. Esin aldığım zaman hemen not alırım. Daha sonra pişirmeye çalışırım. Bir başka deyişle mayalanmaya bırakırım. Maya tutarsa şiir olmuştur. Yazılanı öncelikle kendim beğenmeliyim. "Sözcük topladım ırmaktan/ Topladım, topladım, topladım…/ Şiire mayaladım, döktüm denize/ Tutarsa / Okurlarımdan öğrenirim." (s.13)

Esin kaynaklarım öncelikle doğadır. Doğa gibi güzellik bulunmaz. Eğer doğada bir bozukluk varsa bunun kaynağı insandır. İnsanlar kendi çıkarları için doğanın görünümü bozmaktadır. Doğanın bir parçası olan insan sevginin temelidir. Sevgi olan her yerde, her şeyde güzellik vardır. Güzellikler birer esindir.

- Yazın dünyasında amacınız nedir? Başka çalışmalarınız var mı?

Yazdığım her şiirden mutluluk duyarım. Bu şiirler kitaplara girerse, dergilerde, gazetelerde, yayınlanırsa, şarkılarda söz olursa ve dilden dile okunursa çok çok mutlu olurum.

Şu bir gerçek ki her şair, her yazar kendini kabul ettirmek ister. Ben de ağırlıklı olarak şiirle kendini tanıtmak isterim. Tanınan bir şair olmaktan kim mutlu olmaz ki?

Şiir kaynaklarım yani kitaplara girmemiş daha çok şiirim var. Zaman bulabilirsem onları da kitaplaştırmayı düşünüyorum. Şu bir gerçek ki şiirleri kitaplaştırma konusunda geç kalmışım. Bu geç kalmayı gidermeye çalışıyorum. Dilerim kapatırım.

Sizin gibi tanınan bir kişi ile şiir konusunda söyleşide bulunmak beni mutlu etti. Çok teşekkür ederim. Size ve tüm okuyucularıma sonsuz saygı ve sevgilerimi iletirim.

Cumhuriyet - Zeki Oğuz

Anadolu'nun kurtuluş mücadelesi olarak 30 Ağustos 1922'de tarihe altın harflerle geçen büyük zaferin destanını yazan 137 bin kahraman şehidin arasında 8 ve 11 yaşlarında iki çocuk kahramanın da yer aldığı ortaya çıktı. Kayıtlara göre, Kütahya Dumlupınar Devlet Şehitliğindeki şehit künyeleri arasında bulunan 1914 yılında Konya Bozkır'da doğan Ömer oğlu Hüsnü, 8 yaşında cepheye mühimmat taşırken şehit oldu. Aynı şekilde 1911 yılında Konya Bozkır'da doğan Ali oğlu Süleyman 11 yaşında hemşerisi Hüsnü gibi cepheye mühimmat taşırken Yunan top atışları esnasında son nefesini verdi.

Dumlupınar'da hazin ve gurur dolu başka bir yaşanmış olay ise dilden dile, nesilden nesile anlatılıyor. 1912 yılında daha oğlu Mehmet 8 yaşında iken Balkan Savaşı'na katılmak için köyünden ayrılarak Galiçya, Hicaz, Yemen, Kafkasya'da 11 yıl cepheden cepheye koşarak çarpışan Konya Çetmi'li Kara Ali Çavuş ve oğlu Onbaşı Mehmed'in yaşanmış hikayesi muhteşem zaferimizin altın sayfaları arasında yerini koruyor.

Çetmili Kara Ali Çavuş, Anadolu'da Milli Mücadele başlayınca, Doğu Cephesi'nden Kurtuluş Savaşı'na koşmuş, Mustafa Kemal Paşanın emrine katılarak, Başkomutan Meydan Muharebesi'nde 19 yaşındaki Alay Sancaktarı Mehmet Onbaşı ile karşılaşıyor. 11 yıl önce köyde bırakıp gittiği oğlu Mehmet'in onbaşı olduğunu öğrenen Kara Ali Çavuş, 31 Ağustos 1922 günü, 11 yıl sonra kavuşabildiği oğlunun kollarında şehit düştü.

Oğlu kahraman Onbaşı Mehmet de; 9 Eylül 1922 günü İzmir'e giren birliğin başında şehit oldu. Kütahya Altıntaş ilçesinde baba oğulun kahramanlığını anlatan anıt 30 Ağustos 1992'de ziyarete açıldı.

İHSAN TUNÇOĞLU

Kaynak:Sabah

Bayramlar her bakımdan geri dönüş miti de içerirler. Birkaç gündür çocukluğumun geçtiği yerdeyim ve mekanın hafızasıyla sürekli yüzleşiyorum. Yaşantı ile örülmüş mitleri yokluyorum. Daha yazı yazmaya başlamadan duygularımla kavradığım pek çok yaşantı-mekan bugün yazı sayesinde adeta poetik birer petek. Bazı gözenekler boş bazıları alabildiğine dolu. Ve bu durum beni çağrışımlar eşliğinde oradan oraya sürüklüyor. Bir yanda çelişkiler, ikilemler alıp başını gidiyorlar. Doğduğum kasabanın belki de Roma döneminden beri ( aslan heykellerinin üstüne binerdik, Hitit kabartmalarına dokunurduk) kullanılan ismi Meyre olmaktan çıkarıldı Harmanpınar yapıldı. Ayrıntılı antik Anadolu haritalarında ve bazı Avrupa yerleşkelerinde Meyre ismine rastladım sonradan. Muhtemelen bu değişim sık sık kurulup yıkılan milliyetçi cephe hükümetlerinin işiydi. Bu yolla, 1071'den beri bir türlü Türk/İslam yapılamayan yerler yeniden fethediliyordu. Peki ya çocuk ne yapacaktı?


Başka bir köye gittiğimizde mesela, nereli olduğumuz soruluyor biz de her seferinde Harmanpınar, eski ismi Meyre diyorduk. Ha, diyorlardı tamam. Şu, Meyre'densiniz. Turşucusunuz yani. Nasıl bir psikoloji oluşturulmuşsa, Harmanpınar yeniyi, belediyeyi, modernliği, Meyre ise eskiyi, köyü, çiftçiyi, muhtarlığı, kağnıyı çağrıştırıyor bir boş ve anlamsız ikilem hayatı örüp duruyordu.Şimdi, 2021 Temmuzunda, boynu kırılmış arpalar, hasatı yapılmış kiraz bahçelerinden geçiyor ve upuzun bir zamansızlıkta salınıyorum.

İnsan için olduğu gibi mekan için de isim herşeydir ve isimle kurulur kimlik ve kişilik. Bugün elimde olsa Meyre ismini geri alırım. Ama ferdin duygusunun devlet ve güç karşısında hükmü ne olabilir ki? Cemal Kafadar'ı okumamış, Kendine Ait Bir Roma veya Kim Varmış Biz Burada Yoğ İken'den habersizlere ne denilebilir ki.

Diğer bir ikilem bunun kadar olmasa bile bir eskilik- yenilik karşıtlığı olarak arada dönüp durdu. Meyre'nin idari olarak bağlı olduğu ilçe Bozkır'dı. Torosların beslediği Çarşamba Çayı'nın iki yakasına yerleşmiş minik bir ilçeydi Bozkır. Kurtuluş Savaşı sırasında ilk Anadolu isyanlarından birisi burada patlak vermişti. Sanki bile isteye olanlar biraz abartılmıştı. Bizde devlet geleneğidir işine geldiği gibi abartma. Çocukluğumda nüfusu 5.000'i zor bulan türküdeki 'büyük kasaba' nın sosyal ve iktisadi halini bildiğimden hep yan imayla baktım abartmalara. Cuma günleri çevre köy ve kasabaların büyük pazarı burada kurulduğu için çocukken Bozkır'ın dolaylı ismi 'Cuma' idi. Cuma'ya gitmek Bozkır'a inmekti. Biraz yaşlılar ise Sırıstad ismini tercih ederlerdi. Halk katında Bozkır, Sırıstad idi. Bozkır anlam olarak uzakta değildi. Sırıstad arkaik ve gizemliydi. Ama bu çocuğun zihnindeki çelişkiyi gidermiyordu. Bozkır, Sırıstad, Cuma. Geçmişle şimdi arasında bir çatlak, gerilim olarak hep yaşadı. Bu bir zenginlik mi yoksa süreksizlik miydi? 2021'de hala upuzun bir ıssızlık benim için bu isimler.

Ailelere yaşatılan başka bir çelişki sebebi daha vardı. Kerameti kendisinden menkul nüfus memurları her aileye bir soyadı uygun bulmuşlardı. Bizim payımıza düşen tam bir anlamsızlık kabusuydu. İlkokula başladığımda her öğrencinin bir soyisim sahibi olduğunu yazarak da öğrenmiştim. Ö,r, d,e,m harfleri bana doğru karafatma gibi ilerlerdi. Birleştirdiğim zaman 'Ördem' oluyordu. Yavuz, Duran, Uysal, Güngör, Güney, Şen, Bilge. Bunlar sınıf arkadaşlarımdan bazılarına aittiler ve bir anlam içeriyorlardı. Başka şehirlerden gelen öğretmenlerim de şaşkınlık ve merakla soruyorlardı, Ördem ne demek? Bunu bilen yoktu. Ben anlamsız bir varlık gibi arada kalıyordum. Bugüne kadar hiç bir lügatte, etimoloji ve tarama sözlüğünde de karşılaşmadım ne anlama geldiğine. Dilbilimci dostlarım da Türkçe'nin bu kayıp kelimesine bir açıklama getiremediler. Ancak üniversite yıllarıma dek bu çelişkiyi, kabusu yaşadım. Özdem, özden, ördek, örnek, erdem olarak yapılan yazım yanlışlarını düzeltmekle geçti zamanım. Gönül düşürdüğüm kızlar soyadımı soracaklar diye ödüm kopuyordu. Nihayet değişiklik talebiyle babamı mahkemeye verdim. Hakim hemen ikna oldu. Soyismim bir başka sesli harfle başladı böylece. Bana bu çelişkiyi yaşatanları da hangi kelime ile anacağıma da karar veremedim. Ancak şimdiki aklım olsa bu değişikliği yaptırtmazdım.

Bir gelenekçi toplum olduğumuzu hep iddia ederiz ama bu akıldan yoksun gelenekçilik sadece bir psikoloji patlamasıdır. Bir insan gibi bir millet de süreklilik bilinci ile ayakta kalır. Silerek. Yıkarak değil. Türkiye'nin her yerinde benzer isim hikayelerinin çokça bulunması zihniyet dünyamızın süreci ve karakteri ile ilgilidir. Ve böyle düşünmemin başka bir sebebi var. Kitaplarımdaki kısa biyografime hep şevkle 'Bozkır Lisesi'ni bitirdi.' diye yazdım. Çünkü lise hayatımızın eşik kurumudur. Oradan hayata dağılırız. Bazı okurlar, buradaki 'bozkır'ı metafor olarak algılamışlar. Metaforik göndermeler olduğunu düşünmüşler. Oysa değil. Bozkır Lisesi benim kendimi keşf ve idrak ettiğim yerdi. Bunda değerli hocalarımın ve her biri birbirinden değerli arkadaşlarımın payı oldu. Aşk, şiir, düşünce merakı ilk kez burada mayalandı bende.

Şimdi öğrendim ki güzelim Bozkır Lisesi artık yok. Çocukluğumdan beri çelişki, ikilem sarmalı devam ediyor. Bir on yıl önce, Milli Eğitim, okul yapısı değişimi gerekçesi ile binlerce öğrencinin mezun olduğu ve hayat hikayesinin karakteristik bir parçası olan ismi yerinden vandalca söküp almışlar. Zengibar …..falanca lisesi yapıvermişler. Boşlukta, karanlık, geçmişsiz ve çağrışımsız bir isimlendirme.

Bayram vesilesiyle geldiğim/ döndüğüm yerde doyulmaz vişneler, sesi büyülü sabah kuşları ve bir karınca yuvası benzeri kaynağan bellleğimle sabah yürüyüşündeyim. Çocukken yüzlerce kez geçtiğim bir yolun kenarında atılmış bir Kovid maskesi görüyorum. Ölü, büyük fakat saçma bir boşluk açılıyor zihnimde. Sanki her şey bu maske için mi yaşanmıştı? Bozkır, Sırıstad, Meyre, Ördem etrafında cereyan eden bir döngüde, bir geri dönüş miti mi yoksa ebedi ayrılış duygusu içinde miyim karar veremiyorum.

( Herkesin bayramını gönülden kutlar sevgi ve saygılarımı sunarım.)

Ömer Erdem / Karar

Sayın Cumhurbaşkanı, "Yargı"nın yanı sıra, Milli Eğitim alanında da "reform"  yapılacağını duyurmuştu hayli vakit önce.

Devletin Zirvesi'nden seyyar satıcıya kadar milyonlarca vatan evlâdı "eğitim"deki sıkıntılara dikkat çekiyor.

Çare arıyor.

Bu hususta herkesin üzerine düşen sorumluluklar var elbet.

Anneler ve babalar olarak, "Maarif"i sadece okullara bırakmamak, işe kendimizden başlayarak,
"Aile İçi Güzel Ahlâk, Güzel Maarif Seferberliği"ne girişmek hepimizin vazifesi değil mi?

Haftada bir saat olsun  "Güzel Ahlâk Dersi" yapamaz mıyız evlerimizde?

Anne, baba ve çocukların bir masa etrafında "Güzel Ahlâk" dersine katıldığı bir "aile düzeni" çok mu uzak bizlere…

Ah, önce her birimiz birer "Güzel Ahlâk" numunesi olmaya gayret edebilsek, "emin" insanlar olabilsek,  sözlerimizin tesiri ne kadar artacak.

Bu "eğitim",  daha doğrusu "maarif" işleri bir türlü düzelmiyor.

Dedim ya, kendimizden başlayarak bir yoluna koymamız gerekiyor bu meseleyi.

"Maarif"in önemine ikide bir dikkat çeken bizim gibi medya mensupları bile bu konuda fazla kafa yormuyor, fazla araştırma yapmıyor, yazı kaleme almıyor.

İşimiz gücümüz "kısır" politik çekişmeler!..

Bugün müsaadenizle, belki "Bugüne biraz faydası olur." diye, çok önemli bir "kıyaslamaya" yer vereceğim.

Osmanlı Maarifi ve Bugünün Eğitimi…

Buyurunuz efendim:

OSMANLI'NIN İLKOKULU BİLE BÖYLEYMİŞ!

İşte size,

Osmanlı'nın son dönemlerinde verilmiş bir "Köy İlkokulu" Diploması.

Emekli Hâkim, Emekli Noter Mehmet Yaman Beyefendi'nin elinde, Merhum Amcası'na ait İlkokul Diploması. (***)

Osmanlı'nın son döneminden.

Anlatıyor:

"Amcam, Konya'nın Bozkır İlçesi'nin Kovanlık Köyü'nden.

Size gösterdiğim, Bozkır İlkokulu'nda tanzim edilmiş bir diploma.

Diplomanın üzerinde derslerin tümü, derslerden alınan notlar ve o derslerin öğretmenlerinin isimleri, imzaları var.

Bu, size gösterdiğim, orijinal diploma.

Bakınız lütfen:

İlkokul'da her dersin öğretmeni ayrıydı, (bugünkü gibi) sınıf öğretmeni yoktu, ders öğretmenleri vardı.

Bunları,  bizim şimdiki eğitim sistemimizle mukayese edelim diye anlatıyorum.

Neymiş görülen dersler, onlara bakalım:

Kuran-ı Kerim,

Tecvid,

İlm-i Hâl,

Ahlâk,

Sarf-ı Osmânî,

İmlâ,

Kıraat (Okuma),

Hesap,

Coğrafya,

Tarih-i Osmanî (yani kendi tarihimiz),

Sülüs (Bir güzel yazı çeşidi, şu anda Güzel Sanatlar Akademisi'nin bir branşı, o zaman ilkokulda, şimdi akademi dersi),

Rik'a, (Yine bir güzel yazı çeşidi, bu  da günümüzde Güzel Sanatlar Akademisi'nin, üniversite çağındaki çocukların dersi.)

Elişi.

İlkokul dersleri bunlar.

Diplomayı okumaya devam edelim:

Öğrencinin künyesi,

Öğretmenlerin isimleri,

Verdikleri notlar.

Yukarıda ne yazıyor?:

Nezâret-i Celîle-i Maârif-i Umûmiye

Mekâtib-i İbtidâiyye Şehadetnamesi.

Bizim çocukluğumuzda "şehadetname" derlerdi diplomaya.

İbtidaiyye ise ilkokul demek, başlangıç yani.

*

Bu ilkokul diplomasına aldıktan sonra, ortaokula başlamış Merhum Amcam.

Ortaokul diplomasında, bakınız şurada,

Devletimizin adı yazıyor:

Devlet-i Aliyye-i  Osmâniyye -Yüce Osmanlı Devleti.

Mekâtib-i Rüşdiye Şehadetnamesi.

Derslerine bakalım, sistem aynı:

Kuranı Kerim / Tecvid,

Ulûm-i Dîniyye (Dini İlimler),

(Ortaokulda Dinî İlimler dersi, seviye ne kadar yüksek, üniversite seviyesi.)

İlm-i Ahlâk,

(İlkokulda 'Ahlâk' dersi var, ortaokulda 'İlm-i Ahlak')

Sarf ve Nahv-i Osmânî

Kitabet,

İmlâ ve Kıraat,

Arapça,

Farsça, (Ortaokulda iki yabancı dil)

Malûmât-ı Ziraiyye, (Zirai konularla ilgili teknik bilgileri ifade eden ders. Ortaokulda, Osmanlı Devleti zamanında, düşünebiliyor musunuz.)

Hesap,

Hendese, (Mühendislik Bilgileri)
Geometri,

Coğrafya,

Tarih.

(İlkokuldaki dersin adı, Tarih-i Osmanî idi, yani önce kendi tarihini veriyordu çocuklarına Osmanlı. Önce kendini tanıtıyordu, mihver kendisiydi. Osmanlı Devleti zamanında önce kendisini, kendi tarihini öğretiyor, sonra Ortaokulda da diğer devletleri öğretiyordu. Bu çok önemli bir mesajdı.)

Hıfzısıhha (Koruyucu Sağlık Dersi),

Resim,

Hüsn-ü Hat.

Bakın;

Ortaokulda Arapça ve Farsça gibi iki yabancı dil var. Malûmat-ı Ziraiyye ve Hıfzısıhha gibi çok önemli, milletle alâkalı, halkın sağlığı ve ekonomik gelişmesiyle alâkalı iki ayrı dersi bilimsel olarak veriyor, Ortaokulda.
Şimdi, bizde, yüksek öğretimde bile (çoğu yerde) doğru dürüst bir yabancı dil öğretimi olsun, yok.

Doçentlikte ve profesörlükte bile, bir yabancı dil var.

Eskiden iki tane idi, düşürdüler bir yabancı dile.

Osmanlı'ya bakınız; taaa ortaokulda iki yabancı dil verilmiş.

Diplomayı okumaya devam ediyorum:

Öğretmenlerin isimleri var.

Her bir dersin, ayrı ayrı öğretmenlerinin isimleri ve imzaları var.

Şimdi…

İki devrin eğitim sistemi ve iki devrin diplomasını mukayese edelim.

Ali Naili Erdem diye bir eski bakanımız vardı.

Hem Milli Eğitim, hem de Devlet Bakanlığı yapmıştı.

Kendileri beni, dairede ziyarete gelmişti.

Konuları konuşurken, "Sayın Bakan, siz çok kıymetli bir zatsınız. Milli Eğitim Bakanlığı da yaptınız. İki devrin eğitim politikalarının karşılaştırmasını yapabilir misiniz?" dedim.

"Şimdi içinde bulunduğumuz eğitim sistemi ile, 'geriydi, cahildi filan' dediğimiz Osmanlı'nın son döneminin diplomalarına bakınız." dedim.

Ali Naili Bey,  dedi ki: "Bırakın mukayeseyi, biz bunu yakalayamayız. Şu diplomadaki sistemi yakalamamız mümkün değil, bugün olmadığı gibi gelecekte de bunu yakalayamayız böyle giderse."

Mustafa Şerif Onaran diye bir yazar vardı, Cumhuriyet Gazetesi'nden.

O da diplomayı gördüğü zaman şok oldu.

"Osmanlı'nın böyle olduğunu sanmıyordum" dedi.

*

İşte efendim, karalanan Osmanlı'nın Maarif'i ve bugünün Eğitim'i.

Tarihimizdeki muazzam "Maarif" birikimimizden istifade ederek, bugüne ve yarınlara bakabilecek miyiz?

Kendimize gelebilsek, yok mu?

Milat Gazetesi - Serdar Arseven


Bismillâhirrahmânirrahîm;

HEP Efendimizin (s.a.v.) sehavetini, Hz. Ebubekir'in (r.a.) cömertliğini örnek gösteririz, değil mi? Nasip oldu; onları örnek alarak hayatını sürdüren ideal bir Müslüman kardeşimi tanıdım. Konya, Bozkır, Yeniköylü Mustafa Can kardeşimi! Bir aydır salgının pençesine düşmüş, Konya'da tedavi görüyordu. Dualar ettik.

Geçtiğimiz Cuma sabahı, Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcım Ersan Bilgin Bey, "Mustafa Ağabey vefat etti" haberini verdi. Beklemiyordum. Sürpriz oldu. Allah rahmet etsin, diyebildim. Sonra, kendisiyle yaşadıklarımı göz önüne getirdim. Ne kadar eşi az bulunan bir insanı kaybettiğimizi düşündüm. Üzüntüm artarak devam etti. Oğulları Şefik ve Mehmet Ali'ye taziyelerimi sundum.

Mustafa Can, 20 sene kadar Norveç'te işçi olarak çalıştı. Orada Avrupa Millî Görüş hareketinin kurucularından oldu. Erbakan Hoca'yı tanıdı. Samimi bir Müslüman olduğunu gördükten sonra onu "lider" kabul etti. Bir daha tuttuğu eli bırakmadı. Hak dava olarak gördüğü Millî Görüş hareketine, hücrelerine kadar bağlıydı. Onun bulunduğu yerde Millî Görüş, hak, hakikat ve iyilikler konuşulurdu.
 
Norveç'teki yıllarını iyi değerlendirdi. Orada ihracatı öğrendi. Yolu ve yöntemini kavradı. Türkiye'nin ürettiği ürünlerin dışa pazarlanmasının önemini anladı. Türkiye'ye geldi. Konya, Antalya, Denizli, Bursa gibi yerlerde sebze ve meyveleri işleme tesisleri kurdu. Üniversite bitirmiş iki oğluyla birlikte ihracata başladı. Her seviyedeki insanla iletişim kurabilen, işin nasıl döneceğini kavrayan bir yapısı vardı.

CÖMERT VE MÜTEVAZÎ
ONU, Denizli'nin Honaz sınırları içinde kurduğu Soğutma ve İşleme Tesisleri'ndeki yerinde tanıdım. İnsana güven veren bir duruşu vardı. Orada, Honaz kirazı başta olmak üzere, çevrenin ihracata uygun sebze ve meyvelerini satın alır; tesislerinde işler; çeşitli ülkelere ihraç ederdi. Dürüstlüğü, cana yakınlığı, çevresine yardımcı olmasıyla tanınırdı.

Türkiye'nin ve dünyanın kurtuluş reçetesi olarak gördüğü Millî Görüş davası ise, hayatının tamamını kuşatmıştı. Davasını canından aziz bilir; uğrunda her fedakârlığı yapardı. Çevresinde "Erbakan" ünvanıyla tanınırdı. Şefkatli, cömert, mütevazî bir insandı. Zenginliğini hissettirmezdi. Sıradan bir insan gibi, Saadet Partisi'nin seçim ve tanıtma çalışmalarına katıldığına şahit oldum.

Ziyaretine gelen insanları ikram ve hediyesiz göndermezdi. Yetim, gariban, mazlum ve mağdurları gözetirdi. Hele davasını… Hz. Ebubekir'in (r.a.) sıklıkla malının tamamını İslâm uğruna harcadığı gibi; Mustafa ağabeyde de bu özellik vardı. Davası için harcamasında sınır yoktu.

Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, 31 Mart 2019 Yerel Seçimleri'nde Antalya Sebze Hali'ni ziyaret etmişti. Orada, iki evlâdı ile birlikte ev sahipliğinin en güzel örneğini gösterdi. Çalışma ekibine ikramlarda bulundu.

Konya Bozkır'daki köyünü ziyaret eder, gönüllerini alır, cami gibi hayırlara destek verirdi. Onun bulunduğu yerde yüzler güler, muhabbet canlanır, problemlere çözüm bulunurdu. Honaz halkı bu durumunu çok yakından bilir.

İYİ BİR YOL ARKADAŞI
OĞLU Şefik'e; "Bu kadar güzel meziyetlerin Mustafa ağabeyde toplanmasının bir sırrı var mı?" diye sordum. "Hayırlı evlât olduğu için annesinden çok dua aldığını" anlattı.

Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Ersan Bilgin Bey, Antalya'da uzun süre aynı davada beraber çalıştıkları Mustafa Can hakkında, "Seçim çalışmalarında ve her ortamda müminliğine ve mücahitliğine şahit olduk" diyerek şunları anlattı:

"Can bir insandı. Candan bir abiydi. Çok iyi bir yol arkadaşıydı. Problem değil; çözüm ortağı olmayı severdi. Allah ve Resul yolunun sadık ve samimi bir yolcusu idi. Din ve dava için gözü yaşlıydı. Her türlü fedakârlığa hazırdı. Millî Gençlik çalışmalarını önemser; hep destek olurdu. Konuşmayı değil, yapmayı severdi."

Oğlu Mehmet Ali, babası için, "Bir şeyi severse, öyle yapmacık değil; delicesine severdi. Dik duruşluydu. Lâfı kıvırmayı sevmezdi. Söyleyeceğini muhatabına direkt söylerdi. Dedikodudan hoşlanmazdı."

Ticaret anlayışını şöyle anlattı: "Ticarî hayatında düsturu, 'Doğru sözlü, güvenilir tacir, nebiler, sıddıklar ve şehitlerle beraberdir' hadisiydi. Bizlere de böyle nasihat ederdi."

Saadet Partisi GİK üyesi Hasan Güldal, arkadaşını değerlendirdi: "Hakk'ın hâkimiyeti için malıyla, canıyla cihat etti."

Siyasi konularda tartıştığı kişiler, taziyede şöyle dediler: "Mert adamdı; doğruyu konuşurdu!"
 
Son mesajını cenaze töreninde verdi. Cenaze namazı, Konya Karatay ilçesine bağlı "SAADET CAMİSİ"nde kılındı. 73 yaşında, 5 çocuk babasıydı. Yarabbi! Mustafa ağabeyimizi Efendimize (s.a.v.) komşu eyle!

Kaynak:Milligazete

ALZHIMER'DAN KORUNMA ÖNERİLERİ!

Biruni Üniversitesi Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Nilgün Pala Açıkgöz,  21 Eylül Dünya Alzhimer Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada, yaşam süresinin uzaması ve çevresel faktörlerin etkisiyle toplumda alzhimer hastalığının artığını iletti.

Dr. Nilgün Pala Açıkgöz "Alzheimer hastalığı demansın en sık görülen nedenidir. Özellikle 65 yaş üzeri kişilerde görülür ve giderek görülme sıklığı artar. Demans beynin nörodejeneratif bir hastalığıdır. Entelektüel fonksiyonların, günlük yaşam aktivitelerini devam ettiremeyecek oranda bozulmasıdır. Yaşla beraber artan unutkanlık fizyolojik yaşlanmadan farklıdır. Genellikle ilk belirtiler zihinsel olarak yavaşlama ve unutkanlıktır. Kişinin eskisi kadar berrak düşünemediği, muhakeme yapamadığı ve hatırlamadaki zorlukların artamaya başladığı görülür. Öncesinde daha hareketli iken durgunlaştığı, içine kapandığı yada daha sakin bir yapıda olan kişinin sinirli ve daha agresif davranmaya başladığı kişilik değişikleri olmaya başlar." dedi.

Hastalığın seyri ile ilgili bilgi veren Dr. Öğr. Üyesi Nilgün Pala Açıkgöz "Başlangıçta görülen basit unutkanlıklar giderek artarak kişinin günlük yaşamını etkileyecek düzeye ulaşır. Kişi çevresindekilerin yardımı olmadan günlük yaşamını sürdüremeyecek duruma gelir.  Hastalığın ilerlemesi ile tüm entelektüel fonksiyonlarda yıkım görülür.  Yakınlarının isimlerini hatırlamaz, kim olduklarını karıştırır, zamanı karıştırır, bulunduğu yeri unutarak, odaları karıştırmaya başlar ve tuvaleti bulamaz. Günlük bakımını bağımsız yapamaz hale gelir;  giyinme, yemek yeme, banyo yapma ve giderek yürüme yeteneğini kaybeder. Konuşma içeriği giderek azalır, isimlendirmesi bozulur, olayları karıştırır ve artık kendini ifade edemez duruma gelir. Hastalığın ilerlemesiyle yutma, konuşma ve yürüme fonksiyonlarının kaybı ile tamamen yatalak ve bakıma muhtaç hale gelir." dedi  

Demansın tanısında görüntüleme yönteminde kortikal atrofinin görülmesi tanıyı destekler. Kesin tedavisi bulunmamaktadır. Mevcut tedaviler hastalığın ilerlemesini kısmen durdurmak ve bazı fonksiyonları erken dönemde düzenlemek için yapılır. Bazı tedavilerle de hastanın bakımını kolaylaştırırak ve yakınlarının yükünü azaltır.

Alzhimer kadınlarda daha sık görülür

Demansdaki en önemli faktör yaş ve hastalık yaşın ilerlemesi ile görülme sıklığı artar. Cinsiyet, özelikle kadınlarda daha fazla görülür, bunun kadınların yaşam sürelerinin daha uzun olması ve menopoz sonrası azalan östrojen düzeyleri ile ilişkili olduğu düşünülmektedir.

Sosyal yaşamdan izole yaşamak ve vitamin eksiklikleri risk faktörü

Özellikle eğitim düzeyinin düşük olması ve sosyal olarak izole yaşamda risk faktörleri arasındadır. Yakınlarında demans bulunması da önemli risk faktörüdür. Vasküler patolojiler ve bunlara bağlı küçük damar tıkanıklıkları, homosistein düzeylerinin yüksekliği, hipotroidi,  vitamin eksikleri de hastalık riskini artırmaktadır.

Dr. Nilgün Pala Açıkgöz Alzhimer'dan korunmada açık havada yürüyüş ve dengeli beslenmenin önemli olduğunu vurguladı ve diğer korunma yöntemleri ile ilgili bilgi verdi.

Açık havada yürüyüş yapın

Son yıllarda yapılan araştırmalarda açık havada yürüyüş yapmak beyni koruyor. Bu nedenle her gün düzenli olarak açık havada yürüyüş yapılmalı ve vakit geçirilmelidir.

B12 ve D vitamini eksikliğine dikkat

Vitamin eksikliği alzhimer hastalığında risk faktörü olarak kabul edilmektedir. Özellikle B12 ve D vitaminin alzhimerden koruyucu etkisi bulunuyor.

Sağlıklı ve dengeli beslenme Alzhimer riskini düşürüyor

Sağlıklı ve dengeli beslenme alzhimerden korunmada önemli bir yere sahip. Barsaklardan biriken toksik maddeler beyin fonksiyonlarını bozabiliyor. Mevsiminde sebze ve meyveler tercih edilmeli, katkı maddelerinden uzak durulmalı, çiğ kuruyemişler tüketilmelidir.

Televizyon yerine kitap okumak beyni koruyor

Televizyon gibi dijital araçlar beyin fonksiyonlarını bozabiliyor. Kitap okumak, hobi edinmek ve bulmaca çözmek beyni koruyan aktiviteler arasında yer alıyor.

 
,
Yurdun dört bir yanından benzer mesajlar yağıyor.

Varlıklarını ve her şeylerini o muhteşem zafere borçlu oldukları bilincini taşıyan yurttaşlar, 30 Ağustos günü, (Koronavirüs önlemlerini ihmal etmeden) Dumlupınar'da olacaklarını, şehitliği ziyaret ederek, başta Büyük Başkomutan Gazi Mustafa Kemal olmak üzere tüm şehitlerimizi sevgi, saygı, minnet ve rahmetle anacaklarını belirtiyorlar.

Dumlupınar'ın fahri hemşehriliğine ulaşma bahtiyarlığını yaşayan bir yurtsever olarak bundan sonsuz mutluluk ve gurur duyuyorum.

★★★

Zaferin gerçekleştiği, şehit kanlarıyla sulanmış kutsal toprakların ilçesi Dumlupınar'ın unutulmuşluğuna son verip, makus talihini değiştirmede büyük payı olan önceki dönemin Belediye Başkanı Niyazi Tezcan da, her geçen yıl, ziyaretçi sayısının artmasını büyük sevinçle izlediğini söylüyor…

Malum zihniyet tüm çabalarına karşın, Dumlupınar Başkomutanlık Meydan Muharebesi için Çanakkale'dekine benzer efsaneler üretemiyor! Örneğin o yıllarda tarihi yarımadada hiç ağaç bulunmamasına karşın “Ormanlardan aslanlar çıktı ve düşmana saldırdı” diyemiyor! Dumlupınar Zaferi'ni, yine Çanakkale'de olduğu gibi bulutlardan inenlerin kazandığıyla ilgili hikayeler uyduramıyor! Kısacası Çanakkale'de Mustafa Kemal'i yok sayan bu zihniyet, ne yaparsa yapsın Dumlupınar'da Atatürk'ün varlığını ve muhteşem dehasını inkar edemiyor!..

O nedenle Mustafa Kemal'i ve 30 Ağustos'u unutturmaya, başka bir tarih yazmaya çalışıyor.

Ve o nedenle yıllardır Dumlupınar'ı kaderiyle baş başa bırakmayı tercih ediyor…

★★★

İşte bu yıl doruğa çıkan unutturma gayretlerine inat, imkanı olan çok sayıda yurtseverin Zafer Bayramı günü Dumlupınar'a giderek, daha ilk girişte etkileyici özelliğiyle insanın tüylerini diken diken eden şehitlikte “Bize bu güzel vatanda hür yaşama imkanını verdiğiniz için size minnettarız” diyerek, şehitlere olan vefa görevlerini yerine getirecek ve aziz hatıralarının önünde sevgi, saygı ve rahmetle eğilecek olmaları büyük anlam taşıyor…

★★★

O şehitlik ki; henüz 8 yaşında iken minicik bedenini düşmana siper eden Konya Bozkır'lı Hüsnü'den, Eminede'den, yıllarca cephelerde savaştıktan sonra, küçük bir çocuk olarak bıraktığı oğlu Onbaşı Mehmet ile 19'una gelmiş olarak ve sancak taşırken karşılaştıktan bir gün sonra, Meydan Muharebesi'nde şehit düşen Çetmili Kara Ali Çavuş'a kadar, nice kahramanın anıtlarını ve sembolik mezar taşlarını barındırıyor. (Mehmet de 9 Eylül günü, İzmir'i kurtaran askerlerimizin en önünde şanlı bayrağımızla ilerlerken şehit olmuştu…)

★★★

Milletimiz, 30 Ağustos'u ve bu cennet vatanı bize armağan edenlere minnettardır ve sonsuza kadar minnettar kalacaktır…

Kaynak: Sözcü

Ramazan sohbetlerinde bugün ki konuğumuz olan Hayra Hizmet Vakfı Başkanı hafız Hasan Hüseyin Varol hoca, "ömrümü ilime adadım" dedi.
 
Konya'nın Bozkır İlçesine bağlı eski adı Belören olan Sarıoğlan beldesinin Kızılçakır köyünde 1934 yılında doğdum. Nüfus kağıdına göre 1934 olan doğum tarihim aslında 1933'tü.

Kapı caminde görevliydim. Bir gün bizim köyden Yakup Amca çıktı geldi.

-Doğum tarihini tam olarak biliyor musun dedi.

-1934 dedim.

-Sen dedi 1933 doğumlusun. O yıllarda sizin köyün Köy Katibi bendim. Sen doğduğunda baban 1933 olarak yazalım dedi askere biraz daha gençleşmiş olarak gitsin.



13 yaşıma kadar köyümde kaldım. Köyümüzde İlkokul yoktu. Biz 1947 yılının Ekim ayında Konya'ya geldik. O gündür bugündür Konya'dayım.

Konya'ya geldiğimizde beni Sultan Selim Camii Hatibi Şükrü Efendiye teslim etiler. Hafızlığımı Şükrü Efendide tamamladım.  Tahir Büyükkörükçü Hoca'dan Arapça öğrenmeye başladım.15-16 öğrenciydik. O günlerde Arapça okuduğumuz için götürüldük, kitaplarımız derdest edildi. Daha sonra İstanbul'a gittim. İstanbul'da Enderunlu İsmail efendide okudum. Daha sonrada Ermenekli Mustafa Saffet Hoca'da okudum. Rahmetli Lütfi İkiz'de aynı Hoca'da okumuştu. İki yıl sonra Konya'ya geri döndüm. İstanbul'dayken Tophane Yusufiye Camiinde görev yapmıştım. Konya'da ilk görevin Alaaddin Camii İmamı Hafız Hüseyin'in yanında müezzinlik yaptım.

Konya İmam-Hatip Lisesinde beş yıl Kur'an öğretmenliği yaptım. 1982'ye kadar Uluırmak Burhan Dede Camiinde on yıl İmamlık yaptım. On yıl Sultan Selim'de, 4-5 yılda Kapu Camiinde görev yaptım. Hizmetlerimi birleştirip emekli oldum. 1975 yılında Hayra Hizmet Vakfını kurdum. Vakıf idaresi ile meşgul oldum, hala oluyorum. Burada imamları, Kur'an Kursu öğretmenlerini okutuyorum. Hayatım bu şekilde devam ediyor.



İLKOKUL HOCAM POLATLILI YUSUF HOCAYDI

Köyümüzde ilkokul yoktu. Köyümüzden Konya'da 1947 yılının Ekim ayında gelmiştik. Biz Konya'ya geldikten bir yıl sonra köyümüze ilkokul yapıldı.

Ama ben bir merak saikiyle yeni Türkçe harflerle okumayı öğrenmiştim. Bizim bir hocamız vardı. İstiklal Savaşı gazisi Polatlı'lı Yusuf Hoca.  Hayatımda tesirli olan bendeki kabiliyeti keşfedip beni yönlendiren Allah Rahmet eylesin Yusuf Hocadır.

Arkadaşlarımla birlikte bize dedi ki;

-Ben size bir Hocalık yapayım, size Osmanlıcayı öğreteyim.

Ve şu beyti Osmanlıca olarak yazdı.

"Dar-ı dünya hoştur amma akıbeti mevt olmasa/ Zevk-i cennet hoştur amma şiddeti nar olmasa."

İki satırlık bir şey yazdı. Zaten Arapça okuyup yazıyorduk. Bu beyti yaza yaza Osmanlıcayı öğrendim. Kitap merakım vardı

Bir gün sokakta bir kağıt parçası buldum. Uzun bacaklı bir adam vardı. Amerika'yı temsil ediyormuş. Ama yazı, bildiğim yazılara benzemiyordu. Ancak yazı bildiğim bir yazı değildi.  Yazıya baktım. Okuyamadım. Bu gazete parçasını rahmetli babama getirdim. Babam bu işe kafamı takmamı söyledi. İlgilenmedi. Ben de bu gazete parçasını sakladım. Biz elifba öğrenmiştik. Bir punduna getirip bu yazının elifbasını yazdıracağım. Biz elifba bilirdik. Alfabe gibi bir şey görmemiştik.

Bir gece evimizde hıçkırıklarla uyandım. Salonda bir asker, anam ve babam vardı. Asker ağlıyordu. Onunla birlikte anam ve babam da ağlıyorlardı. Asker olan adam dayımdı. Askerliği bitmiş eve dönmüştü. Dayımın karısı o askerdeyken hastalanıp ölmüş. İki çocuğu o askerdeyken ölmüş, askere ona haber verememişlerdi. Dayım ise onları evde bulamayınca bize geldiler sanmış ve acı haberi bizim evimizde öğrenmişti. Onların ağlamalarını görünce bende ağlamaya başladım. Çocukların en büyük silahları ağlamadır. Sen niye ağlıyorsun diye sorduklarında, o gazete parçasını çıkardım. Ben bu yazıyı okuyamadım, onun için ağlıyorum dedim. O gazete parçası Köylü yada Köroğlu gazetesinin parçasıymış. Rahmetli babam insafa geldi, yumuşadı. Güdük bir kalem buldu geldi. Dayımla babam yardımlaşarak 29 harfi yazdılar. O zamanlar Nüfus kağıtları bir defter şeklindeydi. Babamla dayım nüfus kağıdının boş sayfalarından birine birlikte 29 harfi tek tek yazdılar. Bendeki ağıt bitti.

Ertesi gün annem üç-beş tane yumurta verdi. Çerçiye git bunlarla defter ve kalem al dedi. Çerçiye yumurtaları verip kalem ve defter aldım. Yıl 1943 veya 1944 olabilir. On yaşlarında olduğum sıralar.

Önce bir H yazdım. Yanına S, onun yanına da N harfi koydum. " Hasan " yazacağım. Niyetim adımı yazmaktı. Babam gösterince;

-Bak, dedi H ile S'nin arasına A koyacaksın, S ile N arasına da bir A daha koyacaksın ancak bu şekilde Hasan olacak…

-Benim bütün okuma hayatım bundan ibaret.

Sakladığım gazete parçasını çıkardım kekeleye kekeleye duraksaya duraksaya hem yazdım, hem okudum. Adeta ezberledim.

Devamı Gelecek. -  Konya Pusula Haber

Merhaba Corona,

İlk önce şunu açıklamam gerekiyor: Okuma yolu ile bulaşmıyorum, korkmadan okuyabilirsin diyeceklerimi. Biliyorum nefret ediyorsun benden.
Yaptıklarıma bakınca haksız da sayılmazsın . Ama elçiye zeval olmaz derler, bilirsin. Ben de elçiyim nihayetinde. Nasıl üretildiğimi, Dna yapımı
araştır. Niye üretildiğim üzerinde düşün, kul yapımı mıyım yoksa Halîk mi yarattı tefekkür et. Korunmaya da çalış benden, tedbirini al. Fakat n'olur beni suçlama. Vazifemi tamamlayıp gideceğim hayatınızdan. Ne zaman ve nasıl ben de bilmiyorum. Ama gideceğim ben de her fani şey gibi! Sen gidişimi  hızlandıracak çare de ara. Buna da sözüm yok. Lâkin niye geldim,  neleri değiştirdim,  sende ne gibi etkiler bıraktım lütfen bunları iyi düşün. Bu sana vasiyetimdir SEVGİLİ insanoğlu!

Şimdi ben virüs aklımla geliş nedenimi irdeliyorum. Sen de eşlik et hadi!
Mesela siz aranızda insanlığı,  sevgiyi, merhameti, adaleti,  saygıyı,  güveni, iyiliği  birbirinize bulaştıramadınız. Ben ise hızla bulaşıyorum size! Belki bu saydıklarımı bulaştırsa idiniz hayatınızda bana ne yer kalacaktı ne de gerek. Bak ben geldim, sen eşe dosta sarılamaz oldun. Elini uzatamaz hatta kendi elini kendi yüzüne süremez oldun. Oysa bunlara imkan vardı bir zamanlar. Sen yine tutmuyordun garibanın elinden, sen yine dua edip el vurmuyordun yüzüne. Hiç vaktin yoktu ki sevdiklerine. "Ay yetişemiyorum."  diyordun sürekli. Ben "vakit" getirdim sana ama yine yapamıyorsun değil mi bunları?! Ne zaman anlayacaksın "vaktim yok" bahanesi ürettiğini. Ne zaman anlayacaksın yok dedikçe mutlaka bir şeylerin yok olacağını ve ne zaman anlayacaksın şükredilmeyen nimetin elinden alınacağı gerçeğini! Sen zulme o kadar sessiz kaldın ki, o kadar isyan ve israf ettin ki, o kadar inkar ve o kadar küfrettin ki... Ve bunlara kim ne karışır dedin ki.. Bana ne, kime ne dedin ki... Bak şimdi ölsen cenazene gelecek insan yok.

Ayrıca SEVGİLİ insanoğlu, sen zaten camiye de pek gelmezdin, Cuma'dan Cuma'ya hatta bayramdan bayrama. Dostlar alışverişte görsün. Şimdi camiler
kapalı diye  niye sızlanıyorsun? Açıkken değerini bilemedin , kör öldü badem gözlü mü oldu? Maçların ertelenmesine üzüldüğü kadar caminin kapanmasına üzülmeyenler var bir de. Daha ne diyeyim be insanoğlu!

Birkaç kişinin bir arada olacağı her şeye yasaklama geldi biliyorsun.  E, sen zaten çıkmazdın ki insan içine. Hastayı ziyaret etmez , düğüne gitmez,   komşuya uğramaz,  akraba gözetmezdin. Biri bir şey ister diye ödün kopuyordu. Misafir de sevmezdin, hele çat kapı geleni asla. Bak artık sayemde o dert (!) de yok. Gelen yok, giden yok,  ev dağılmıyor,  ikram hazırlama derdi yok! Seni de memnun etmek zor be insanoğlu.

Kâbe de kapalı bak benim yüzümden. Aslında senin yüzünden. Sen değil miydin Kâbe ye turist gibi gelen, orada boy boy  fotoğraf çekme derdinde olan,
orada bile edepsizlik etmeye devam eden? Kabe' nin etrafına şaşaalı binalar dikip caaanım Kabe' yi mahzun bırakanları saymıyorum bile.

Fark ettin mi ben sınıf ayrımı da yapmıyorum. Zengin, fakir, ünlü,  ünsüz demiyorum. Belki de ondan bu kadar çok korktunuz benden. Yoksa açlıktan, sıtmadan,  ilaçsızlıktan ölenlerin sayısı benim sebep olduğum ölümlerden fazlaydı. Onlar bu kadar korkutmadı  seni ama. Cünkü sen beri idin onlardan. Ben bir virüsüm, öyle kıssa mıssa bilmem ama yazının müellifi Sevgi anlatmıştı bir ara. Tam da burada onu aktarayım ben de sana: Bir yerde yangın çıkmış,  büyük zatlardan biri de yangın yerine telaşla gitmiş . Bakmış ki yanan kendi bahçesi değil. Derin bir oh çekip "Elhamdülillah" deyivermiş. Bu dediği için de ömür boyu tevbe etmiş Rabb' ine. Çünkü başkasının acısı varken, bana gelmedi bu acı deyip şükrediyor olmaktan hicap duymuş. Kardeşine, "Acın acımdır " diyen değil midir mümin,   sorarım sana! Hiç başkası için gözyaşı  döktün mü?

SEVGİLİ insanoğlu,  hadi gözün aydın. Önümüz Ramazan. Teravih'e gidemeyeceksiniz, sofrada gariban ağırlayamayacaksınız. Haa, pardon siz zaten zengin ağırlardınız değil mi? Işte şimdi onları da ağırlayamayacaksınız. Ramazan etkinliği adı altında yaptığınız israfı da yapamayacaksınız. Yalnız başına iftarlar yapın bakalım bir de, nasılmış yalnız oruç açmak tecrübe edin.  Sonra da bayram gelecek. Ha, zaten siz sevmezdiniz bayram ziyaretlerini. Külfet gelirdi büyükleri ziyaret etmek. Ezbere yazılan mesajlarla kutluyordunuz bayramları. Bak size fırsat doğdu, bahane üretmek zorunda kalmadan üstelik. Amaaaa tatile de gidemeyeceksiniz bu bayram. Eee, biraz da siz bakın pencerelerden. Yıllarca beklettiğiniz ana, baba, eş,  dost,  hasta, akraba,  komşu vardı ya onlara sayın bu bekleyişinizi.

SEVGİLİ insanoğlu, yineliyorum ben bir virüsüm. Ama sizde meğer ne çok virüs çeşidi varmış: Maske stoğu yapan fırsatçı virüsü, aç kalma korkusu ile markete saldıran stokçu virüsü,  ülkesini beğenmeyip yabana sığınan ve sonra salgın çıkınca da kurtar beni Türkiye diyen nankör virüsü,  ortalığı yalan yanlış haberlerle ayağa kaldıran yaygara virüsü,  karantina için yerleştirildiği  yurdu beğenmeyen memnuniyetsizlik virüsü,  bana bir şey olmaz diyen cehalet virüsü,  ben iyi olayım da diğerleri önemli değil diyen bencillik virüsü,  ezandan, duadan rahatsız olan küffar virüsü ve daha pek çoğu. Sen şimdi yıllarca bunlarla yaşadın da benden mi korkuyorsun? Şaştım kaldım doğrusu!

SEVGİLİ insanoğlu demeye içim elvermiyor artık. O yüzden sadece "Insanoğlu" diyeceğim artık sana. Bu süreçte seni hayretle izliyorum. Tevbe etmek,
sabretmek, tefekkür etmek, ibadet etmek yerine stok derdine düştün. Maske, kolonya, eldiven saklayıp karaborsa satmaya çalıştın. Sadaka vermenin tam vakti iken "Ben, ben, ben " demeye devam ettin. Iki ayaklı, konuşan tarih vesikaları olan yaşlılar ile alay ettin. Emanetti oysa onlar, kıymet bilmedin; sahip çıkmadın. Sorumluluktan kaçtın. Bana bulaştı ona da bulaşsın diyenleriniz bile var içinizde. Infak bu değildi halbuki,  bela infak edilir mi?? Yeni dolandırıcılık yöntemleri buldunuz. Beni bile kullandınız bu uğurda. Siz benden korkuyorsunuz evet ama vallahi ben de sizden korkuyorum artık. Bana bulaşmayın nolur!!!

Not: Mektuplarım devam edecek. Cevap beklemiyorum, icraat bekliyorum insana yakışan cinsten! Sizinkilere selam söyle insanoğlu. Büyüklerin ellerinden , küçüklerin gözlerinden öpemiyorum malum. Şimdilik idare edin.Corona

Sevgi BİNGÖL 
Nam-ı Diğer Seyyahedibe

Saygılarımızla,
Sevgi BİNGÖL | [email protected]  
Eğitim öğretim yaşantılarında bir dönemi daha geride bırakan ilkokul, ortaokul ve lise öğrencileri için yeni bir dönem resmen başladı: Yarı yıl tatili ve karne heyecanı…  Konya Ticaret Odası (KTO) Karatay Üniversitesi Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi Psikoloji Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Seher Akdeniz, ailelerin, karnelerini alan çocuklarına yönelik tutumlarına vurgu yaparak önemli açıklamalarda bulundu.

"Eğitim Hayatına Yeni Başlayan Çocuklar İçin, Okul Hayatı Karışık Olabilir"

Ailelerin karne zamanı, çocuklarına olan davranışlarına değinen Dr. Öğretim Üyesi Seher Akdeniz, "Öğrenciler tatil dönemine girerken, karne heyecanını da beraberinde yaşıyor. Bu süreçte dikkat edilmesi gereken en önemli şey ailelerin, karnelerini alan çocuklarına yönelik tutumlarıdır.  İlkokul dönemiyle birlikte gelişimsel bağlamda çocuklarda başarıyı elde etme duygusuna karşılık, aşağılık duygusu geliştirme dönemine geçiş de söz konusu oluyor." dedi. Eğitim hayatına başlayan çocuk için okul yaşantısı ve buna uyum sürecinin de oldukça karmaşık bir süreç olduğunun altını çizen Akdeniz, "Kısıtlı bir çevreden çıkıp daha sosyal anlamda hareketli bir ortama geçen çocukların alışma süreçleri her çocuk için farklılık gösterebilir. Bütün bu yeniliklere uyum sağlamaya çalışırken çocukların notlarına anne babaların verdiği olumsuz tepkiler, onları daha sonraki yıllarda da etkileyecek bir aşağılık duygusunun içerisine sokabilir." şeklinde konuştu.

"Gösterilen Gelişmelere Odaklanmak, Daha İşlevsel Sonuçlar Doğurur"

Ailelerin, çocuklarının gösterdikleri gelişmelere odaklanmalarının ve yanlarında olduğunu hissettirmelerinin, onlar için motivasyon kaynağı olduğuna vurgu yapan Akdeniz, "Eksikliklere odaklanmak, incitici davranışlarda bulunmak çoğu zaman motivasyonu sağlamak yerine öğrencilerin kendilerini hayatın diğer alanlarına da aktarılacak şekilde kusurlu hissetmelerini sağlayabilir.  Bunun yerine az da olsa gösterilen gelişimlere odaklanmak, çocuklarının yanında olduğunu gösteren sözel ifadeler kullanmak, çocuklarımızın neye ihtiyacı olduğunu belirlemek, bu ihtiyaçları karşılamak için ufak adımlar atmak daha işlevsel sonuçlar doğurur." ifadelerini kullandı.

Karne Dönemi ile İlgili Ebeveynlerin Dikkat Etmesi Gereken Hususlar

Karne dönemi ile ilgili önemli hatırlatmalar yapan Akdeniz, "Karneleri başarısız bile gelse çocukları yargılamadan, ılımlı konuşmalarla destek olunmalıdır. Çocuklara karşı anlayışlı olmak, incitmeden dinlemek onları güçlü kılar. Önlemler alındığında karne notları düzeltilebilir ancak çocuğun kişiliğine verilecek bir zararın telafisi o kadar kolay olmayabilir.  Çocukları desteklemek, onların güçlü yanlarını ortaya çıkarmak çok önemlidir." dedi. Tatilde çocukların keşfederek, spor yaparak, bilim ve sanat etkinliklerine katılarak öğrenmeleri gerektiğine değinen Akdeniz, "Tatilin, öğrencilerin dinlenmesi için verilen bir zaman dilimi olduğu unutulmamalıdır. Başarısız olunan derslerle ilgili zorlayıcı olmayan bir çalışma planı yapılabilir. Çocuklar ders çalışmayı bırakırken, -az çalışmış olsalar bile- çalışmayı mutlu bırakmasına özen gösterilmelidir. Tatilde çocukların televizyon, bilgisayar, tablet vs. ile çok fazla zaman geçirmesine izin vermeden onlarla etkileşimsel zamanlar oluşturulması gerekir.

"Çocuklar, Söyleneni Değil, Yapılanı Yapar"

Ebeveynlerin çocuklarıyla kaliteli vakit geçirmesinin önemine değinen Akdeniz, "Küçük çocuklarınızla birlikte oyun oynayın, gençlerle sohbet edin, birlikte aktivitelere katılın. Çocuklarınız söylediklerinizi değil yaptıklarınızı yaptığı için birlikte kitap okuyun, hastaları ziyaret edin, yardıma ihtiyacı olanlara yardım edin. Millî, manevi, kültürel geziler planlayın. Tatil döneminde çocuğunuzun ilgi ve yeteneklerini keşfetmesine rehberlik edin." diyerek tatil dönemi için ebeveynlere birbirinden değerli tavsiyeler verdi.

Bu yıl başlayan uygulamayla tüm Türkiye'deki ilk ve orta dereceli okullarda 18-22 Kasım tarihleri arasında ilk kez ara tatil yapılacak. Kısa süreli de olsa bu tatil döneminin nitelikli ve verimli geçmesi için Konya Ticaret Odası (KTO) Karatay Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölüm Başkanı ve Çocuk Eğitimi Uygulama ve Araştırma Merkezi (KARÇEM) Müdürü Dr. Öğr. Üyesi Hatice Yalçın öğretmenlere, anne babalara ve çocuklara yönelik hatırlatmalar yaptı.

Ara tatilin başlamasına az bir zaman kala Konya Ticaret Odası (KTO) Karatay Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölüm Başkanı ve Çocuk Eğitimi Uygulama ve Araştırma Merkezi (KARÇEM) Müdürü Dr. Öğr. Üyesi Hatice Yalçın öğretmenlere, anne babalara ve çocuklara ara tatilin verimli kullanılmasına yönelik önemli tavsiyelerde bulundu.

"Bu tatil sayesinde çocuklar ve eğitmenler nefes alacak"

Yalçın "Bu tatil sayesinde çocuklar ve eğitmenler nefes alacak. Toprağın nadasa bırakıldığında daha bereketli olduğu gibi zihinlerin de dokuz günlük bir zaman diliminde dinlenmesi herkes için iyi olacaktır. Hem öğrenciler hem de eğitmenler çoğunlukla yoğun bir tempoda okula gidiyorlar. Sabah erken kalkmak, kurslara gitmek bir zaman sonra yoruyor ve verim düşüyor. Bu bir haftalık dinlenme dönemini herkes kendine zaman ayırarak geçirebilir" dedi.

"Ara tatil, çocuk ile iletişimi güçlendirecek harika bir fırsat"

Anne babaların da evde nitelikli zaman geçirmeye yönelik ortam hazırlamaları gerektiğini vurgulayan Yalçın "Ara tatil döneminde çocukla her fırsatta sohbet edilmeli. Örneğin anne ve baba kendi günlük hayatından bahsedebilir, birlikte kitap ya da gazete okunabilir, film seyredip birlikte yorumlanabilir, çocuğun kuzenleriyle, akranlarıyla ve akrabalarla görüşmesi sağlanabilir. Çocuğun yaşı ve gelişim düzeyi dikkate alınarak kısa geziler yapılabilir. Akşam yemekleri ve kahvaltıların neşe içinde ve keyifli geçmesi için çocukla birlikte yemek hazırlanabilir. Okul dönemindeki çocuklar bilmeceleri, puzzle yapmayı, ufak rekabet içeren oyunları, bulmaca çözmeyi çok severler. Bunları aile bireyleri ile birlikte yapmayı daha çok severler. Ara tatil, çocuk ile iletişimi güçlendirecek harika bir fırsat" şeklinde konuştu.

Çocukların sınava odaklanmak yerine keşfederek, spor yaparak, bilim ve sanat etkinliklerine katılarak öğrenmeleri gerektiğinin altını çizen Yalçın, "Ara tatil döneminde çocuklara ders çalışmaları için baskı yapılmamalıdır, bunun yerine dinlenerek, eğlenerek ve keşfederek öğrenme fırsatları oluşturulması gerekir." diyerek bilgi verdi.
Bozkırlı Eğitimci ve Yazar Prof. Dr. Mehmet AK "Hayat Yolunda Yoldaş Olmak Mutlu Evlilik Rehberi" ve "Çocuğum Bağımlı Olmasın" isimli Kişisel Gelişim Kitabı çıkardı. 

Bozkır Arslantaş Mahallesinden siyasetçi ve aynı zamanda meclis üyesi Hayri Ak'ın oğlu olan  Prof. Dr. Mehmet AK ve ekip arkadaşları evli çiftlere rehber olacak ve Çocuklarının sıgara, alkol, sosyal medya, madde  ve internet bağımlılığından korunması için yapılması gerekenlerin anlatıldığı  bir kitabın yazarlığını yaptı. 
Nobel yayınlarından çıkan kitapları internet kitapçılarından temin edilebilir. 
Prof. Dr. Mehmet AK Kimdir?

1976 yılında Konya'ya bağlı Bozkır ilçesinde doğdu. İlkokul, ortaokul ve lise eğitimini Konya, Amasya, Bursa ve İstanbul olmak üzere farklı illerde tamamladı. 1999 yılında Gülhane Askeri Tıp Fakültesi'nden mezun oldu. Mezuniyetinden sonra iki yıl süreyle Pratisyen Hekim olarak Bosna Hersek ve Kayseri'de çalıştı. Psikiyatri uzmanlık eğitimini 2002-2006 yıları arasında Gülhane Askeri Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği'nde tamamladı. 2009 yılında öğretim üyeliğine başladı ve 2012 yılında "Psikiyatri Doçenti" oldu. 2014 yılından beri de Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Kliniği'nde Öğretim Üyesi olarak çalışmaktadır.

Türkiye Psikiyatri Derneği Bilişsel Davranışçı Psikoterapi Uygulayıcısı ve Eğiticisidir. 2015 yılında "American Cognitive Therapy Academy" tarafından "bilişsel terapist" olarak sertifiye edilmiştir. 2017 yılında ''European Association for. Behavioural and Cognitive Therapies'' tarafından sertifiye edilmiştir. TPD tarafından düzenlenen BDT eğitimlerinin Konya-Afyon bölgesi sorumlusudur.

Alanında yüze yakın araştırma makalesi yayınlamıştır. Ulusal ve uluslararası yayın evlerince yayınlanmış kitaplarda bölüm yazarlığı yapmıştır. TÜBİTAK ve Avrupa Birliği gibi çeşitli kuruluşlarca desteklenen projelerde yürütücü ve araştırmacı olarak yer almaktadır.

Evli ve iki çocuk sahibidir.
Günümüzde çocuklar hatta bebekler tablet, telefon ve televizyon ekranıyla çok erken tanışıyor. Teknolojik aygıtları yasaklamak yerine ebeveyn kontrolünde kullanmanın daha doğru olduğunu belirten KTO Karatay Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Hatice Yalçın, ekranı olan cihazları çocuklara tamamen yasaklamak çözüm değildir. Bu yasaklar çocuklarda daha çok ilgi uyandırmakta ve çocukları ekrana daha çok bağlamaktadır." dedi. Yalçın, KTO Karatay Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü tarafından çocuklarda ekran bağımlılığına yönelik ücretsiz bireysel danışmanlık hizmeti sunulduğunun da altını çizdi.

Günümüz şartlarında teknolojiden uzak kalmak mümkün değil. Bu noktada çocuklarımızı da teknolojiden uzak yetiştirmek neredeyse imkânsız hale geliyor. Yetişkinlerin uzun saatler meşgul olduğu cep telefonu, tablet, televizyon, elektronik oyunlar çağımızın kaçınılmaz zorunlulukları gibi gözükse de denetlenmediğinde sadece yetişkinler için değil ekran başında uzun vakitler geçiren çocuklar için de birtakım sakıncalar doğuruyor.

"Ekranı Yasaklamak Çözüm Değil"

Ekranı yasaklamaktan çok takipçi olmanın önemine değinen Konya Ticaret Odası (KTO) Karatay Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Hatice Yalçın, teknolojinin geldiği nokta itibariyle artık ekranların yok sayılamayacağı ve telefon, bilgisayar ve televizyonun yasaklanamayacağı, eğer yasaklanırsa çocukların yeni dünyadan tamamen koparılacağını vurguladı. Yalçın, "Ekranı olan teknolojileri çocuklara tamamen yasaklamak çözüm değildir. Bu yasaklar çocuklarda daha çok ilgi uyandırmakta ve çocukları ekrana daha çok bağlamaktadır. Günümüzde ekranlar çocukların akranlarıyla tecrübelerini paylaştıkları yerler haline geldiğinden, çocuklar ekran üzerinden birbirleriyle arkadaşlık kurmaktadır. Bu durumda ekranları tamamen yasaklamak yerine, ekran karşısında geçen zamanı daha iyi bir şekilde planlamak önemlidir" ifadelerini kullandı.

"Ekran Karşısında Geçirilecek Zaman Erken Yaşlarda Planlanmalı"

"Çocuğun yaşı büyüdükçe onun zamanını planlama konusunda anne-babaların çocuk üzerindeki gücü azalmaktadır" diyen Yalçın, "Çocuğun bir ekran bağımlısı olmaması için erken yaşta ekran karşısında geçireceği zamanı bilinçli planlamak gerekir. Küçük yaşlardan itibaren ekran başında geçireceği zamanı mümkün olduğu kadar birlikte geçirmek, ekran dışındaki zamanları da eğlenceli hale getirmek gerekir." diyerek ailelere büyük görevler düştüğünü belirtti.

"Ekran Süresi Okul Öncesi Dönemde Günde 30 Dakika olmalı"

Telefon, tablet ve televizyon kullanımında çocuğun iradesini kaybetmesi, kendini denetleyememesi ve bir ekrana bakmadan duramamasının ekran bağımlılığı olarak adlandırıldığını ifade eden Yalçın, "Çocuk devamlı internetle/telefonla uğraşmak istiyorsa, günlük işleri sırasında aklı hep internette veya telefonda kalıyorsa, bu yüzden uykusuz kalıyor, derslerine çalışmıyor ve başarısı düşüyorsa, bilgisayar, tablet, telefon başındayken zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyorsa, arkadaşlarından uzak kalıyor, ailesiyle arası bozuluyorsa, yemeklerini bile tablet ve telefon başında yemek istiyorsa bağımlı hale gelmiş demektir. Çocuk okul öncesi dönemdeyse günde 30 dakika, ilkokul çağındaysa günde 45 dakika, ortaokul dönemindeyse günde 1 saat ve daha büyüklerin ise günde en fazla 2 saat telefon veya internet ile zaman geçirmesi önerilmektedir." dedi.

"Bağımlılığı Önlemek İçin Ailelere Tavsiyeler"

Çocukları arkadaşları ile doğal yollardan görüşmeleri için yönlendirmeli, akran grupları içerisinde sosyalleşmesini sağlamanın önemli olduğunu söyleyen Yalçın, ailelere önerilerde de bulundu. Dr. Öğr. Üyesi Yalçın, "Çocuğun arkadaşlık ilişkilerini desteklemeli, onları bir araya getirecek aktivite planlamalı, çocuğun bilgisayar kullanımını kontrol etmeli ve sanal ortamdaki arkadaşlarını tanımalıdır. Bilgisayarlarda güvenli internet uygulamalarının olmasına özen göstermelidir. Telefon/tablet gibi aletler çocukları teselli etmek, susturmak için asla kullanmamalı, çocuğun kontrolsüz ve uzun süre internet kullanmasına izin verilmemelidir. Yemek ve çay saatlerinde bilgisayar başındaki çocuğa servis yapmamalı, aileye katılması sağlanmalıdır. TV veya internet benzeri teknolojik alet merkezli ev düzeni kurmamalı, planlanan programa uygun olarak açılmalı, program bittiğinde kapatılarak çocukla program hakkında konuşulmalıdır." diye konuştu.

"KTO Karatay Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü, Ekran Bağımlılığı ile İlgili Ücretsiz Danışmanlık Hizmeti Veriyor"

         KTO Karatay Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü tarafından çocuklarda ekran bağımlılığına yönelik ücretsiz bireysel danışmanlık hizmeti sunuluyor. Telefon, internet veya TV bağımlılığı nedeniyle sosyal problemler yaşayan çocuk ve ailelere günlük ve haftalık sorumluluklar verilerek problemin zamanla azaltılması sağlanıyor. Çocuğunda ekran bağımlılığı problemi olduğunu düşünen aileler, bölümün akademisyenleri ile görüşerek bireysel danışmanlık alabiliyor.
Konya Numune Hastanesi Dr. Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Şenay Uysal Sürücü, yaklaşan Kurban Bayramı nedeniyle et tüketiminin arttığını, doğru bilinen yanlışlardan bir tanesinin de kurbanın kesildikten sonra etinin hemen yenmesi olduğunu söyledi. Sürücü, etin 24 saat dinlendikten sonra yenmesi gerektiğini belirterek, bunun yapılmaması durumunda et sert olacağı için hazımsızlık sorunları olacağını söyledi. Sürücü, özellikle kalp, hipertansiyon ve böbrek hastalarının ise sakatat tüketmesinin sakıncalı olduğunu da ifade etti.

Kurban Bayramı'na sayılı günler kala doktorlar sağlıklı bir et tüketiminin nasıl olması gerektiğine dikkat çekti. Konya Numune Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Şenay Uysal Sürücü, doğru bilinen yanlışlardan bir tanesinin de etin kesildikten sonra hemen tüketilmesi olduğunu söyledi. Sürücü, etin en az 24 saat dinlenmesi gerektiğinin altını çizerek şunları söyledi:

"Tüm hayatımızda olduğu gibi Kurban Bayramı'nda da et tüketimine dikkat etmek çok önemli. Çünkü bayramda aşırı miktarda tüketilen, yağlı tarafları tercih edilen ve uygun koşullarda pişirilmeyen etler özellikle kalp hastalarında damar tıkanıklığını artırıyor, hatta kalp krizini tetikleyebiliyor. Ayrıca etin aşırı tüketimi sindirimi güçleştirdiği için özellikle midesiyle sorun yaşayan kişilerde; reflü, hazımsızlık ve kabızlık gibi problemler ortaya çıkabiliyor. Eti, kesimin hemen sonrasında değil, buzdolabında en az 24 saat beklettikten sonra tüketin. Aksi halde et sert olacağı için hazımsızlık sorunları gelişebiliyor. Ayrıca bozulma riskine karşı taze eti buzdolabında en fazla bir gün saklayın. Eğer uzun süre saklamanız gerekiyorsa, tüketeceğiniz miktarı ayırıp, geri kalanını derin dondurucuda bekletin. Eti uygun ısı ve sıcaklıkta pişirmek gerekir. Kısık ateşte içinin iyi pişmesi besin zehirlenmesi riskini ortadan kaldıracaktır."dedi.

ETİN PİŞİRİLME YÖNTEMİDE ÇOK ÖNEMLİ

Etin kısık ateşte ve kendi öz suyuyla pişirilmesi gerektiğine de değinen Sürücü, "Etin pişirilme yöntemi de çok önemlidir. Pişirme işlemi sırasında dikkat edilecek en önemli nokta, eti kısık ateşte ve kendi öz suyunda pişirmektir. Bu sayede et kısa sürede pişecek ve vitamin kaybı olmayacaktır. Fazla haşlanan etin suyundaki vitaminler de kısa sürede değerlerini kaybeder.  Hayvansal kaynaklı olan bu besinler kızartma veya kavurma şeklinde tüketildiğinde sağlığa zararlı olabilir. Bir köfte büyüklüğündeki etin yüzde atmışı yağdır ve ortalama 69 kaloridir. Bu etin 45 kalorisi yağdan gelir. Bu sebeple kızartma yapmak yerine, etin kendi yağında ızgara, fırında veya tencere yemeği şeklinde pişirilmesi gerekir. Etle yapılan yemekleri kendi yağı ile pişirin ve ilave yağ eklemeyin. Özellikle kuyruk yağı veya tereyağının et yemeklerinde kullanımından kaçınmak yerinde olur. Etler mangalda pişirilecekse en az 15c m uzakta ve yavaş yavaş pişirilmelidir. Kömürleştirilen ve mangala yakın olarak pişirilen etler kanser riski taşır. Etin iyi pişmesi için mangalda yavaş yavaş pişirilmelidir. Etin mangala yakın pişirilmesi B vitamini kayıplarına neden olur. "diye konuştu.

SAKAT TÜKETİMİNE DİKKAT

Kurban Bayramı ile birlikte sakatat tükeminin arttığına da dikkat çeken Şenay Uysal Sürücü, "Kurban bayramı ile beraber sakatat tüketimi de artar. Özellikle kalp hastalarının, hipertansiyonlu hastaların ve böbrek hastalarının sakatat tüketmesi sakıncalıdır. Tüketilmesi planlanan sakatat, kesim sırasında temiz bir şekilde çıkarılmalı, sakatat ile etler aynı ortamda bulundurulmamalı ve muhafaza edilmemelidir. Doymuş yağ ve kolesterol içeriğinin yüksek olmasından dolayı kronik hastalığı olanların iki öğünde de yüksek miktarda kırmızı et alması sakıncalıdır. "dedi.

ZEKİ DURSUN-KONYA
Bayramlar, tüm aile bireylerini bir araya getiren, sevgi ve mutluluğun göstergesi olarak simgelenen geniş sofraların kurulduğu günlerdir…

Kurban bayramının yılda bir defa olmasından dolayı et tüketimi ile bunun yanı sıra tatlı tüketimi de artmaktadır.Ancak özellikle bu dönemde kronik hastalıklara sahip ve yüksek risk grubunda bulunan bireyler (çocuklar ve yaşlılar) dikkatli olmalıdır. Bayram boyunca kırmızı et tüketiminin miktarı ve sıklığı artmaktadır bu nedenle kalp-damar hastaları, diyabet hastaları, hipertansiyon hastaları ve böbrek hastaları risk altındadır.

Yağlı etlerin doymuş yağ ve kolesterol içeriği daha yüksek olduğu için; kalp-damar hastalığı, diyabet (şeker) ve yüksek tansiyonu olan kişiler, Kurban Bayramı'nda yağsız veya az yağlı etleri tercih etmeli ve aşırıya kaçmamalıdır.

Alınması gereken önlemlerin herkes için geçerli olduğu unutulmayıp kurban bayramında da; sağlıklı beslenmenin temel prensiplerine, yiyecek seçimine, porsiyon kontrolüne ve besin gruplarının dengeli dağılımına her zaman özen gösterilmelidir.

KURBAN BAYRAMINI SAĞLIKLI VE KEYİFLİ GEÇİRMENİN İPUÇLARI

1-ETİ PİŞİRİRKEN AYRICA YAĞ EKLEMEYELİM

Bayramda tükettiğimiz et miktarı kadar eti pişirme yöntemimiz de çok önemli. Et zaten doğasında yağ barındıran bir gıda. Etin yağlı kısımları yüksek miktarda doymuş yağ ve kolesterol içerdiğinden sağlıklı kişilerde bile kalp-damar hastalıklarına zemin hazırlayabiliyor. Her ne kadar yağlarından ayrıştırılmış olsa bile etin yaklaşık yüzde 20'si yağdan oluştuğundan, pişirirken bir de ayrıca yağ eklemek kan yağlarının yükselmesine neden olabiliyor. Bu nedenle eti pişirirken kızartma yöntemini kullanmak yerine haşlama-ızgara gibi yağ eklemeyeceğiniz yöntemleri tercih etmenizde fayda var.

2- MANGALDA KURALLARA UYMAMAK

Kurban Bayramı'nda etin bir kısmını mangal yapmak üzere ayıracaksanız, mutlaka yağlarından arındırın, yağsız eti tercih edin. Aksi halde yağın ateşe damlaması ve sonrasında buharlaşarak ete ulaşması kanserojen bileşenlerin oluşum riskini artırıyor. Ayrıca etin mangal ateşine 15 cm'den daha yakın mesafede olması ve uzun süre mangalda kalması da kanserojen madde oluşumuna davetiye çıkarıyor. Mangal keyfinizin sağlığınıza zarar vermemesi için kurallara özen göstermenizde fayda var.

3-SEBZE VE MEYVE TÜKETİMİNİ UNUTMAYALIM

Yapılan çalışmalar; et ağırlıklı ve posadan fakir beslenmenin kolon kanseri riskini artırdığını ortaya koyuyor. Bayramda et tüketimi arttığı için sebze meyve tüketimi azalabiliyor. Bu nedenle bayramda etleri sebze ile pişirmeye, etin yanında taze yeşilliklerden oluşan bol salata tüketmeye dikkat edin. Ayrıca sebzeler ete göre daha posalı ve tok tutucu özelliğe sahip olduğundan, bol sebze tüketerek doygunluğu sebzelerden sağlayabilir, et tüketimini bu şekilde azaltabilirsiniz.

4-BAYRAMDA 5 ÖĞÜN BESLENİN

Bayram boyunca genellikle yapılan en büyük hata, gün içinde öğün sıklığına dikkat etmemek oluyor. Buna bağlı olarak da akşam yemek saatinde gecikiliyor ve yemek porsiyonları artırılıyor. Bu nedenle bayramlarda bile günde 4 -5 öğün olacak şekilde bir beslenme planı uygulanmalı. Fazla miktarda ve geç saatlerde yemek yemekten kaçınılmalı.

5-TATLILAR TADIMLIK, ÇİKOLATA YERİNE KURU MEYVE

Tatlı söz konusu olduğunda pek çok kişi 'nasılsa bayram' diyerek diyeti rafa kaldırıyor, ikramları geri çevirmiyor. Oysa özellikle de baklava başta olmak üzere şerbetli ve hamurlu tatlılarda ölçüyü kaçırmak sağlığa zararlı olduğu kadar, fazla kilo olarak da karşınıza çıkabilir. Şerbetli ve hamurlu tatlılar yerine sütlaç, meyveli muhallebi gibi sütlü tatlıları tercih edebilir, misafirleriniz için hazırlayabilirsiniz. Çikolataya ve şekere alternatif olarak; vitamin ve mineralden zengin ve posa içeriği yüksek olan kuru meyveler, ceviz, fındık gibi kuruyemişler tercih edilebilir

6-BAYRAMDA KİLO ALMAYIN

Bayramda şekerli, hamurlu ve yağlı yiyeceklerin sık ve fazla yenmesiyle kilo alımı kaçınılmaz oluyor. Kurban Bayramı'nda kilo kontrolü için şu önerilere kulak verin.

·         1 günden fazla kaçamak yapmayın,

·         Et dışında sebze yemekleri, salata, meyve, süt-yoğurt gibi besinleri de ihmal etmeyin,

·         Tam buğday veya çavdarlı ekmek tüketin,

·         Tatlı tüketildiyse ekmek, pilav, makarna gibi karbonhidratları azaltın.

SAĞLIKLI VE MUTLU BAYRAMLAR DİLİYORUM...  

Özel Büyükşehir Hastanesi
Beslenme ve Diyet Uzmanı / Diyetisyen Beyza ULUKAN



Aşk meydan savaşına katıldım
On iki, on üç yaşlarımda
Savaş hala sürüyor

Her güzel gördüğümde
Yenilim aşka
Utku aşkın olur

Aşka yönelenler üresin

Her şairin aşkla bir tanışıklığı vardır. Kiminin aşkı Leyla kiminin aşkı Mevla kiminin ki ise yalan dünya. Ama bütün şairler geçer bu aşk yolundan. Bazısına aşk bir menzil, bazısına sadece yol, bazısına da bitmeyen bir cenktir. Bu yazımızda tanıyacağımız şairimiz Ahmet Üresin içinse, yukarıda alıntıladığımız şiirinde belirttiği gibi aşk bir meydan savaşı olarak görünüyor. Bu öyle bir meydan ki yiğitlerin, mertlerin, vefalı kahramanların göze alabileceği, tam bir er meydanı. Şairimiz de bu vasıflarıyla çıkmış meydana ve savaşını, belki de silahların en naifi şiirle veriyor. Güzel mısraalar kuşanmış, güzel şiirler söylüyor.

 Şairimiz, 01.12.1952 tarihinde Konya Bozkır Dere Kasabası'nda doğmuş. İlk ve ortaokulu Bozkır'da, öğretmen okulunu Akşehir'de okumuş. Yurdun çeşitli yerlerinde 33 yıl sınıf öğretmenliği yaptıktan sonra 2004 yılında emekliye ayrılmış. 1988'de de Açık Öğretim Fakültesi Ön Lisans programını bitirmiş. Şiire 1971 yılında Öğretmen okulu son sınıfta başlamış. Şiirleri çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlandıktan sonra bunları kitaplaştırdı. Kitapları: Bir Şiir Gibi, Selam Olsun, Beyaz Kuş, Gül Kurusu Akşamlar ve Güneşe Tutunmak'tır.

Bunca şiir ve kitaptan sonra da şiir söylemeye devam etmekte olan şairimiz Ahmet Üresin şiiri şöyle tarif ediyor: "Şiir bir akarsudur, aktıkça etrafı yeşertir, güzelleştirir."

Şiirlerinde genellikle sevgiyi, aşkı anlatan şair, bazı etkilendiği toplumsal olayları da şiirinin içine katıyor, kâh üzüntüsünü kâh sevincini kâh eleştirilerini dile getiriyor. Yılların verdiği bir rahatlık göze çarpıyor bu şiirlerde ve ipek gibi, duru bir söyleyiş dikkati çekiyor. Nakaratları seviyor ve eserinin yapısını çoğunlukla bu nakaratlardan oluşturuyor. Şiirlerinin sonunu da halk şairlerinde gördüğümüz tapşırmak diye adlandırdığımız mahlasla bitiriyor, mahlas olarak da soyadını "Üresin" seçmiş ve bunu kelime anlamına da uygun düşürerek ustalığını gösteriyor.

Sevgili şairimize hayatta ve şiir serüveninde başarılar diliyorum. 

Hasan Ukdem / Misafir Yazar

Kendisinden güzel bir şiir:

KONYA'DA BİR GÜZEL

Konya'da bir güzel
Güzel mi güzel
Nazlı mı nazlı
Cilveli mi cilveli
Oturur durur

Meram'da yeşillikler içinde
Güzel güzel
Nazlı nazlı
Cilveli cilveli
Oturur da oturur

Gezer durur
Zafer2de, Form'da, Nalçacı'da
Güzel güzel
Nazlı nazlı
Cilveli cilveli
Gezer de durur

Döner durur
Alladdin Tepesi çevresinde
Güzel güzel
Nazlı nazlı
Cilveli cilveli
Döner de durur

Gider durur
O önde
ÜRESİN arkada
Güzel güzel
Nazlı nazlı
Cilveli cilveli...
Ne olur der
Ne de olmaz der
Gider de gider.
Üniversiteye girişte yeni sınav sistemi Yükseköğretim Kurumları Sınavı'nın (YKS) tüm oturumları tamamlandı. Temel Yeterlilik Testi (TYT), Alan Yeterlilik Testi (AYT) ve Yabancı Dil Testi'ne (YDT) katılan toplam 2 milyondan fazla adayın aldığı puanların açıklanmasıyla tercih telaşı başladı. Üniversite adaylarının geleceğine dair önemli kararların verileceği tercih döneminde doğru tercih yapmak çok önemli.  Lapsus Psikoloji ve Gelişim Atölyesi Kurucusu Uzman Klinik Psikolog Gonca Akkaya doğru tercih yapmanın 10 altın kuralını paylaştı.

1-      Sadece ''kazandım'' demek için tercih yapmayın. Listenizdeki her program kesinlikle yerleştirildiğinizde kayıt yaptırıp okuyacağınız program olsun.
2-      ÖSYM, puanı en yüksek olan adaydan başlayarak sırayla yerleştirme işlemini gerçekleştirir. Sırası gelen her adayın bütün tercihlerini değerlendirdikten sonra diğer adaya geçer. Bu nedenle herhangi bir tercihinizin sıralamadaki yeri kazanma olasılığınızı etkilemez. Yani aynı programı biri 1. sırada, diğeri 18. sırada tercih etmiş olan iki adaydan puanı yüksek olan kazanır.
3-      Bir Üniversite veya bir programı kazanma zorluğunu belirleyen faktör o programın o yıl tercih edilme yoğunluğudur ve bu yıldan yıla çok özel durumların dışında hemen hemen değişmez. Bu nedenle ölçü olarak bir önceki yılın sonuçlarını göz önünde bulundurabilirsiniz. Bir önceki yılın taban puanları yanıltıcı olabilir. Bunun yerine bir programın hangi yüzdelik dilimden öğrenci aldığı, daha da iyisi bir önceki yıl o programa en son yerleştirilen öğrencinin puanının kaçıncı sırada olduğu en gerçekçi veridir.
4-       Önceliklerinizin ne olduğunu düşünün ve bunları önem sırasına koyun. Öğrenim göreceğiniz üniversite mi, bölüm mü, şehir mi? "Burada okumayı kesinlikle istemem, burada okumaktansa tekrar sınava girerim" dediğiniz bölümleri, şehirleri çıkartın.
5-       Kalan programlar "yeniden sınava girmektense bu bölümü okuyabilirim" diye düşündüğünüz programlar olsun. Daha sonra bu programları en çok istediğinizden en az istediğinize doğru sıralayın.
6-      Daha küçük yüzdelik dilimden öğrenci almış bir programı daha büyük bir yüzdelik dilimden öğrenci almış bir programdan sonra yazmak ölü tercih olur. Örneğin %12'lik bir bölümden sonra %6'lık bir bölüm yazılmışsa bu boş bir tercih olur. Çünkü %12'lik bölüme girilememişse %6'lık bölüme zaten girebilme imkânı yoktur. Kurallar açısından bir sakınca olmamasına karşın mantıklı olan boş tercihi çıkarıp yerine uygun tercihte bulunmaktır.
7-      Kazanma olasılığınız ne kadar düşük olursa olsun çok istediğiniz programlardan 4-5 tane yazın.
8-      Daha sonra sizin bulunduğunuz yüzdelik dilimden veya ona yakın 8-10 tercih yapın.
9-       Son olarak kazanma olasılığınızı artırmak için listenizde sizin bulunduğunuz yüzdelik dilimden daha büyük dilimden tercihler de yapın.
10-  Listenizde yer alan her bölüm sonrakilerden daha çok istediğiniz bölüm olsun.





Necmettin Erbakan Üniversitesi (NEÜ) Ahmet Keleşoğlu Eğitim Fakültesi (AKEF) Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Zeliha Traş, öğrencilerin son günlere kalmadan, geleceklerini düşünerek tercih yapmaları konusunda tavsiyelerde bulundu.

Tercih yapacak öğrencilerin öncelikli olarak kendi istekleri, ihtiyaçları ve yeteneklerini göz önünde bulundurmalarında fayda olduğunu söyleyen Doç. Dr. Zeliha Traş, "Önemli bir husus da öğrencilerin sıralamalarına göre tercih edebilecekleri bölümleri belirlemesi. İlk olarak bölümlerin kendi istek, ihtiyaç, ilgi ve yeteneklerine uygun olmasına, daha sonra 'seçecekleri mesleği uzun yıllar yapabilirler mi?', 'bölümün iş ve staj imkanları nelerdir?' bunlara dikkat etsinler. Tercih edilen üniversite ve şehirler de çok önemli. Tercih edilen üniversitelerin yurtdışı staj imkanları, sosyal imkanları, öğrenci toplulukları, geziler, spor ve sanat olanakları gözden geçirilmeli" diye konuştu.

Sıralamaya göre tercih yapılırken dikkat edilmesi gerekenleri sıralayan Traş, "Öğrenciler kendi sıralamalarının en az 50-60 bin yukarısı ve 50-60 bin aşağısı arasında tercihte bulunurlarsa çok iyi olur. 24 tercih hakkı var ama adaylara birinci tercihleri de gelse yirmi dördüncü tercihleri de gelse severek gidecekleri bir bölüm, üniversite ve şehir tercih etmelerini öneriyorum" dedi.

Tercihler Son Günlere Bırakılmamalı

Tercihlerin son günlere bırakılmaması gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Traş, "Son zamanlara kaldığımızda heyecanımız baskın geliyor ve bazen istemeden de olsa sadece puanım tutuyor diye tercih yapılabiliyor. 'Benim puanım tutuyor, ben bu bölüme gideyim' demek yerine 'ben puanımın tuttuğu yerde okumak istiyor muyum?' diye düşünsünler ve tercihlerini son güne bırakmasınlar" diyerek uyarılarda bulundu.

Necmettin Erbakan Üniversitesinin çok çeşitli programlarda yüksek lisans ve doktora eğitimleri vermekte olduğunu aktaran Traş, "Üniversitemiz aynı zamanda lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencilerimize yurtiçi ve yurtdışında öğrenci değişim programları olanakları tanımakta. Öğrencilerimiz çok çeşitli spor, sanat ve kültürel faaliyetlerle, öğrenci topluluklarıyla son derece değerli, eğitsel yönü destekleyici bir lisans eğitimi yaşayabilirler. Üniversite tercihi yapacak tüm öğrencilere şimdiden başarılar diliyorum" ifadelerini kullandı.





Yurdumun her köşesini, cennet vatanımın her bölgesini adım adım gezmek, tarihi ve kültürel mirasları bizzat müşahede etmek, yapılan hizmetleri yerinde görmek için fırsat buldukça gezmek gerekir. Bu cümleden olarak Çarşamba günü bir grup gönül dostu, Mevlana İlköğretimdeki emekli öğretmen arkadaşlarla aynı zamanda her ay toplanıp hatim yaptığımız gönül erleriyle; Bozkır, Hadim, Taşkent, Mavi Tünel, Çağlayan, Aygırdibi şelalelerini gezmek ve Sorkun tahin imalathanesinde dostlarla sohbet etme imkanı bulduk.

Konya; Bozkır, Hadim, Taşkent'e kadar ulaşım bölünmüş yollarla sağlanıyor. Bölünmüş yolların belediye sınırları içinde kalan bölümlerindeki orta refüjler ağaçlandırılmış, çiçeklerle donatılmış.

İlk durağımız Bozkır Sarıoğlan'dı. Söğütlerin süslediği bir kahvaltı salonunda, şırıl şırıl akan suyun, insana haz veren sesiyle Sarıoğlan'ın yiğit insanlarıyla muhabbet ederek sabah çorbalarımızı yudumladık. Söğütlerin ve suyun verdiği serinlik, yol yorgunluğumuzu giderdi. Suyun içinde alabalıkların oynaşması cana can katıyordu. Sohbet olunca, çay, olmazsa olmazlardandır.

Kuşça köyünün içinden geçerek Mavi Tünele doğru yolumuza devam ettik. Yoğun bir çalışma gördük. İş makinaları harıl harıl çalışıyor. Bir tarafta yol çalışmaları, diğer tarafta Mavi tüneli bitirme çabaları. Gidip görmeyen, yerinde oturarak laf üretenlerin mutlaka görmelerini tavsiye ederim. Mavi tünelden akan suyun o kuvvetini görünce; "Allah, devlete millete zeval vermesin" demeden edemedim. Rabbimin bu nimeti karşısında gözyaşlarımı tutamadım. Yalnız bendeniz değil, tüm arkadaşlarım aynı duyguyu yaşadı. Akan su, bir otobüsü devirecek güçte. Konya'ya içme suyu temin ediliyor. Daha tribünlerden birisi çalışıyor. Üçü de çalışınca, ne kadar çok su temin edileceğini hesap edin. Bunca zamandır bitmemesine hak verdim. Zira dağları delmek, vadileri bu hale getirmek, o kadar kolay bir olay değil.

Yeşiller içinde bir güzelliğe şahit olduk. Çağlayan, yeşiller içinde, tüm insanlarımızın, şehrin, kalabalığın, boğucu yaz sıcağının sıkan havasından kurtulup, kendilerini Çağlayandaki akarsu kenarına bırakıyorlar. Tabir yerindeyse dünya cennetinden bir köşe. Bozkır'ın bütün yerleşim yerleri, cana can katıyor. Dere kasabası, ayrı bir sükunet yeri.

Sorkun tahin imalathanesine tahin imaliyle ilgili gerekli bilgileri alıp, resimlerle görüntüledikten sonra imalathane sahibiyle tatlı sohbetin ardından, taze tahin ve köpük ikramından sonra Aygırdibi şelalelerinde uğrak verdik. İyi ki uğramışız. Epey kalabalık vardı. Halk, serinlemek için gelmiş. Ekibimizle akan suyun kulaklara fısıldadığı musiki nağmeleri altında biraz olsun nefes alma imkanına kavuştuk.

Taşkent'e de uğramak gerekti. Zira bu havaliye gelip de Taşkent'i ihmal etmek olmazdı. Belediye başkanını makamında ziyaret edip, kısa bir çay sohbetinin ardından birlikte resim çekinip, hatıralarımızı not ettik. Pirler Kondu Oteli karşısındaki bahçede püfür püfür esen ağaçların altında sıcağın verdiği yorgunluk ve bıkkınlıktan kurtulma fırsatı bulduk. Her yöremizin insanında değişik bir özellik ve değişik bir sohbet güzelliği var. Taşkent'te de böyle insanlarla karşılaştık. İkindi namazlarımızı kılıp yola revan olmamız gerekti.

Gelmişken Eğitse deresini, buradaki çalışmaları, viyadükleri görmemek olmazdı. Burada da yoğun bir çalışma gördük. O, tehlikelerle dolu, kazaya davetiye çıkaran virajlı ve yokuşllarla yolculuğu çekilmez kılan yer, zaman açısından kısalacağı gibi, virajları da bitirip, tehlikeleri sonlandıracak! Daha çok iş var. fakat merhum Erbakan hocamızın şu sözü hala kulaklarımda; "İnanç ve azim, tekeden süt çıkartır". Evet, tekrar ediyorum, Allah devletimize, milletimize zeval vermesin. Allah, kıymet bilenlerden eylesin.

Mavi Tünel

Tarihten gelen bir hatıra,

Ata armağanı sıra sıra,

Yıllar var ki hayalleri süsler,

Öyle bir su ki, dünyayı besler.

Görmeyen anlamaz bu hizmeti,

Bilmeyen kavramaz bu rahmeti.

Her bölümden can suyu çıkar,

Öyle bir akış ki, her şeyi paklar.

Dağlar arasında kıvrım kıvrım,

Cennet gibi benim yurdum.

Yeni Konya - Kazım ÖZTÜRK
[email protected]