Articles by "Mehmet Emin Karabacak"
Mehmet Emin Karabacak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kime sorarsanız sorun, herkes belli bir yaştan sonra kilolarından şikâyet etmektedir. Bu insanlar zayıflamayı çok istedikleri halde bir türlü zayıflayamadıklarından yakınırlar. Bunlar hem kilolarından şikâyet ederler hem de beslenmelerine pek dikkat etmezler.

Bu insanlar havaların ısınmasıyla başlayan yürüyüşleri havaların soğumasına kadar devam etmektedir. Herkes gibi bu insanlarda sporu ideal kilolara kavuşabilmek için yaparlar. Yürüyüşün sonucunda da hiç kimse istenilen şekilde ideal kilosuna kavuşamaz. Çünkü bunlar yürüyüşün ardından verdiklerinden daha fazlasını alırlar.

Anoreksiya nevrozunun temelinde de kilo almaktan korkma ve zayıflama isteği vardır. Erkeklerden daha çok kadınlarda görülür. Kadınlarda görülme sıklığı ise % 95'dir.

Anoreksiya Nervoza DSM-IV-TR Tanı Ölçütleri

·         Yaşı ve boy uzunluğu için olağan sayılan en az kiloda ya da bunun üzerinde bir vücut ağırlığına sahip olmayı kabul etmeme.

·         Beklenenin altında bir vücut ağırlığına sahip olmasına karşın kilo almaktan ya da şişman biri olmaktan aşırı korkma.

·         Kişinin vücut ağırlığı ya da biçimini algılama biçiminde bozukluk olması, kendini değerlendirmede vücut ağırlığı ya da biçiminin anlamsız bir etkisinin olması ya da o sırada vücut ağırlığının düşük olmasının önemini inkar etme.

Anoreksiya nevrozlu kişiler; şişmanlamaktan aşırı korkma, aşırı bir zayıflama isteği, beden yapısını beğenmeme, kendine diyet adı altında büyük bir sınırlamalar getirmektedir.

Sosyoekonomik seviyesi üst ve orta seviyede olanlarda daha fazla görülen bir hastalıktır. Bunlar kilo vermek için her yolu denerler. Televizyondaki diyet programlarını pür dikkat dinlerler. Yine gazetelerdeki diyetlerle ilgili yazıları kesip biriktirirler. Bundan başka kilo vermek için televizyonlarda yâda internette reklamı yapılan aletleri ve kremleri hemen siparişini yapmıştırlar bile.

Bu insanlar kilo vermek için spora başlamış evdeki yapması gereken egzersizleri harfi harfine öğrenmişti. Hangi hareketin ne kadar kalori yaktırdığını, neredeki kilolara faydası olduğunu çok iyi bilirler.

Bu insanlar beden yapılarıyla ve kilolarıyla çok uğraşmalarına rağmen kilo verme konusunda ciddi bir plan, program ve kararlık yoktur. Bu konuda yapılması gerekenleri sadece zihninde kaldığı kilo ve verme konusunda hareket ve bereket olmadığı için ciddi hayal kırıklıkları yaşamaktadırlar. Bunun sonucunda kendilerine güvensiz olmakla beraber bedeniyle de barışık olmamaktadırlar.

Çocukların büyüme aşamasındaki eğitimleri de kelebeklerin kozadan çıkış aşamasına benzemektedir. Bizler çocuklara ne kadar müdahale edersek çocukların kişisel gelişimlerine o kadar bir set koymuş oluruz. Bizler anne baba olara kelebeğe yardım eden bu çocuk gibi iyilik olsun diye çocuklarımıza, bu gibi davranışları hayatımızda sıkça yaptığımızın belki farkında bile değiliz.

Bu buna benzer konularda olmadık yer ve zamanlarda çocuklara o kadar müdahale ederiz ki bu işten ne biz nede çocuk hoşnut kalır. Bizim hayatımız çocuğa müdahale temekle ve çocuğun peşinden koşmakla geçerken çocuğun hayatı da ister isteme bizimkinde farklı geçmez.

Almanya'da yapılan bir araştırmada 2 yaşlarındaki çocuklarını parkta oynatan Türk ve Alman aileler yaklaşık bir saat boyunca gözlemlenir. Bir saatin sonunda Türk ailesi parkta oynayan çocuğuna 14 defa müdahale ederken Alman ailesi 4 defa müdahale etmiştir.

Çocuklarımızı eğitirken ve yetiştirirken o kadar müdahale ediyoruz ki çocuklarımız büyüdükleri zaman kendi ayakları üzerinde duramayan bir kişi haline gelmektedir. Kendisine güvenemeyen, kararlarını veremeyen bu çocuklar hayatlarını bağımlı bir kişi olarak sürdüreceklerdir. Bunun sonucunda da çocuklarımızı kişilik olarak bağımlı yâda başka bir ifadeyle kişilik olarak sakat yâda kişilik özürlüsü olarak yaşamalarını sağlıyoruz.

Bu çocuklar büyüyüp okula başladıkları zaman ders çalışmayan ve sorumluluk almaktan korkan, kendine güvensiz, pasif bir öğrenci olarak karşımıza çıkacaktır. Bu durumu gören aile hocam; bu çocuğun her şeyi tam olduğu halde neden ders çalışmıyor diye hayıflanmaya başlayacaktır.

Her şeyine koşturulan çocuklar, leb leb demeden leblebisi alınan, her şeyi dört dörtlük yapılan kendimize bağımlı olarak yetiştirdiğimiz bu çocuklar, ders çalışmayacaktırlar. Hatta imkânı olsa okula da gitmeyerek okula da anne babalarını gönderecektirler. Gerçi imkânı olsa çocuğunun adına okula gidip onun yerine sınava girecek anne babada çok.

Yemeyip yedirdiğimiz, giymeyip giydirdiğimiz bu çocuklar bırakın ders çalışmayı; biraz daha büyüyünce sorumsuz ve üzerine fazla da gidilince de asi bir çocuk olarak karşımıza çıkacaktır. Çünkü küçük yaşlarda arkası toplanan çocuklar büyüdükleri zaman da arkalarını toplayacak birilerini arayacaktırlar. Buda çocukla toplum arasında çatışmaya sebep olacaktır. Bunun yanında kendi görevini de yapamayacak kadar da aciz biri olacaktır.

Bunun yanında her şeyi anne babası tarafından yapılan bu çocuklar kendilerine güvensizliklerinden dolayı sorumluluk almayacaktır. Hayatta hep birilerini gölgesinde yaşamaya çalışan yönetmekten çok yönetilmeye müsait bir kişi olacaktır.

Peki, bu çocuklar için neler yapmalı?

Çocuklar adına çocukların yapacakları düşünülmemeli. Çocuklar adına çocukların yapacakları yapılmamalı. Çocukların yaş ve seviyelerine uygun görev ve sorumluluklar verilmeli. Çocukların hata yapabileceklerini ve hata yapmalarına imkân verilmeli. Çocukların yaşlarına uygun yapacakları konusunda onlara rehberlik yapılmalı.

Atalarımızın "çocuklar düşe düşe büyür" atasözünü akıldan çıkarmamanız dileğiyle… Selam ve dua ile…

İnsanlara yardım etmeyi ve onlara yardımcı olmayı çok severiz millet olarak. Bazen üzerimize vazife olmayan görevlerde sırf iyilik olsun diye de yardım etmeye çalışırız insanlara. Bunu bazen de o kadar abartırız ki birilerinin ona laf söz söylemesin diye yâda dost ayağından da onun adına onun işlerini de yaparız.

Tabiî ki bu iyilik yapma adına yapılan yardımlar aslında karşı taraf için bir kötülüktür.  Bu bazen karşıdaki insanın gelişim açısında zarar da verebilir.

Bu ve buna benzer iyi niyet adı altında yapılan; fakat karşı taraf için kötülük olan iyiliklerimizi bir de çocuğumuzun gelişimi için yaptığımız zaman çocuğumuza daha büyük kötülük etmiş oluruz. Bu tür davranışların görünüşte olumlu gibi görünse de ileriki yıllarda çocuğun gelişimi için yanlış ve hatalı bir davranış olur.

Malumunuz bir hikâye vardır. Baba ile oğlu bir gün kırlarda gezerken kelebeklerin kozadan çıkışlarına şahit olurlar. İlk defa böyle bir şey karşılaşan çocuk babasıyla birlikte kelebeğin kozadan çıkışını seyretmeye başlar. Çocuk kelebekler kozadan çıkarken sıkıntı ve emek harcayarak çıktıklarını ve ardından da hemen uçtuklarını görür. Çocuk buya; kelebeklerin kozadan çıkarken çırpınmalarına ve çektikleri sıkıntı çekmelerine acır.

Çocukta bizim çocuklara iyilik olsun düşüncesiyle yaptıklarımızı kelebeğe iyilik olsun diye elindeki değnekle kelebeklerin yolarını açar. Hatta ağlarının önünü de açarak kelebeklerin kolayca kozadan çıkmalarını sağlar. Kozadan kolayca çıkan kelebekler havada uçmaya başlamalarının 2–3 saniyesi içinde düşerek öldüklerini görür. Garibine giden bu durumu öğrenmek için çocuk vaziyeti babasına sorar. Baba da oğluna:

 "Kelebekler kozadan çıkarken sıkıntı çekerek ve meşakkatli bir şekilde kendi kendilerine çıkarlar. Bunun nedeni olarak da Allah onların uçmalarını sağlayacak kanat ve bacak kaslarının gelişmesi ve olgunluğa ulaşmaları için bu evreyi yaratmıştır. Kelebekler kozadan çıkarken kanat ve bacak kaslarını günlendiriyor ve böylece de kolayca uçuyorlar. Oysa senin onlara iyilik adına yapmış olduğun şey onların sonu oluyor. Senin yardım ettiğin kelebekler bacak ve kanat kaslarını geliştiremedikleri için yani sana göre bu sıkıntılı evreyi yaşamadıkları için uçamadan ölmektedirler."

Bu hikâye bizim çocuk eğitiminde her zaman yaptığımız bir davranış olarak hayatımızda karşımıza çıkmaktadır.

Yine hatırlarsanız bir zamanları Metin Akpınar'ın bir aşı reklâmı vardı:"…bu çocuk niye hastalandı anlamadım gitti. …canı acımasın diye aşısını dahi kendime yaptırdığım halde…"

İşte bunlardan bazı örnekler:

Terleyecek yâda hasta olacak diye koşmalarına mı izin verdik.

Erken yürümeleri için örümceklere mi bindirmedik.

Üzeri pislenir yâda mikrop kapar diye sokağa mı gönderdik.

Sokaktaki arkadaşlarıyla oynamak yerine evi oyuncaklar mı doldurmadık.

Çocukları dışarı gönderirken dahi hasta olur diye çocuğun kendinden ağır elbiseler giydirerek onun hareketlerini mi kısıtlamadık.

Yolda giderken elimizden tutmak istemeyen ve kendi başına yürümek isteyen çocuğa mı izin verdik.

Ona dokunma, bunu elleme, oraya gitme, şunu yapma… gibi söylemlerimizle çocukların gelişimlerini mi engellemedik.

 

Her Şeyi Tam Olduğu Halde Ders Çalışmayan Çocuklar

Anne babası tarafından her şeyleri düşünülerek el bebek gül bebek olarak büyütülen çocuklar, anne babalarına bağımlı olacaklarından okul ve sosyal hayatta birçok sıkıntılar yaşayacaktır.

Çocuk eğitiminde sorumsuz aile olarak tarif ettiğimiz bu anne babalar, çocuklarının tüm isteklerine "sevgi" diyerek bu boyun eğerler.  Tüm istekleri anında karşılanan çocukların anne babalarıyla ilişkiler okula başlayınca daha farklı bir boyut alacaktır. Bu çocuklar okula okul korkusuyla başlayacağından anne babalarını günlerce sınıfta oturtup, onun gitmesine izin vermeyeceklerdir. Hatta bu çocuklar imkânları olsa okula da anne babalarını göndermek isteyeceklerdir. Gerçi imkân olsa çocuğunun adına okula gidecek anne baba da çoktur.

Tüm istekleri anında karşılanan, her şeyi dört dörtlük yapılan bu çocuklar, ders çalışmaya da istekli olmazlar. Bu çocuklar okul hayatında da, ders çalışmayan, ödevlerini yapmayan ve sorumluluk almaktan korkan, kendine güvensiz, pasif bir öğrencidir. Bu durumu gören aile de; "Hocam bu çocuğun her şeyi tam olduğu halde neden ders çalışmıyor?" diye hayıflanmaya başlarlar.

Yemeyip yedirilen, giymeyip giydirilen, el bebek gül bebek büyütülen çocuklar bırakın ders çalışmayı; biraz daha büyüyünce okul ve sınıf disipline uymada problemler yaşayacak, uygulama konusunda kararlı olunca da ailesini devreye sokacaktır.

Bir gün bir öğretmen arkadaşla sohbet ederken konu disiplin konusu olunca başından geçen şu olayı anlattı:

Geçen gün sınıfımda sürekli arkadaşlarını rahatsız edip sınıfın huzurunu bozan bir çocuk vardı. Ben de bunu kontrol amaçlı olarak tek başına en ön sıraya oturttum. Bir saat sonra annesi çıkıp geldi. Hocam: "Sen benim çocuğuma nasıl ceza verirsin?" diye söylenmeye başladı. Sınıf disiplinden bahsetsem de anlamıyordu. Peki, çocuğunuz arkadaşlarını rahatsız ettiğinde ne yapmamı gerektiğini söylediğimde; "Beni ara ben gelip cezasını veririm!" dedi. Ya dedim senin çocuğun on dakikaya bir yaramazlık yapıyor, ben on dakikaya bir sizi mi arayacağım.  "Evet" dedi. Kusura bakma ben burada öğretmenim, telefon sekreteri değilim sıkıntınız varsa okul idaresine bildirin dedim.

Bu olayda aile tutumları kadar telefon sorunu da ortaya çıkmaktadır. Her şeyleri düşünülerek büyütülen bu çocukların okula da telefonsuz gönderilmeyeceği bir gerçektir. Başka bir gerçek okula telefonsuz gelen ilkokul çocuğu da yok denecek kadar azdır. Hatta her teneffüs "... Sıkıntı var mı?"   diye arayan anne babalar var. Birçoğu da hatırlatma adına çalar saat ya da alarm gibi SMS'le bu işi halletmeye çalışmaktadırlar. "Beslenmeni yedin mi? Meyve suyunu içtin mi?" Bırak da buna çocuk karar versin dediğimizde yok hocam: "Ne olur olmaz hem ben de rahat edemem." diyorlar. Doğru diyorum okula kadar el bebek gül bebek büyütülüp her şeyleri anne babaları tarafında yapılan bu çocuklar, herhalde kendi ayakları üzerinde durup kendi kararlarını verecekleri halleri yoktur.

Her şeyleri bebekliğinde itibaren bütün ihtiyaçlar leb demeden düşünülüp karşılanan çocuklar herhalde okul derslerini düşünmesi beklenemez. "Çocuğun ödevi var, sınavı var; fakat hiç oralı değil. Ders çalışmıyor. Bu çocuğun işi gücü oyun. Oyundan başka bir şey düşünmüyor ve yapmıyor da. Biz zorlarsak ne ala."

Sonuç olarak çocuklarımızı yetiştirip eğitirken onlara ne kadar müdahale edersek; büyüdükleri zamanda kendi ayakları üzerinde durmakta o kadar zorluk çekeceklerdir. Her şeyi anne babası tarafından yapılan bu çocuklar, kendilerine güvenemediklerinden okulda olduğu kadar sosyal hayatta da sorumluluk almaktan korkacaklardır. Kendilerine güvenemeyen, kararlarını vermekte zorlanan bu çocuklar, büyüdükleri zaman bağımlı bir kişi olacaklarından hayatta hep birilerinin gölgesinde yaşayarak, yönetmekten çok yönetilmeye müsait kişiler olacaklardır.

Neler Yapılabilir:

Öncelikle yemek yeme adabı ve sağlıklı beslenme konusunda dinimizin tavsiye ettiği şeylere dikkat etmeliyiz.

 "Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz/helal olanlarından yiyin; eğer sadece O'na kulluk ediyorsanız, Allah'a şükredin. O'na karşı diliniz, bedeniniz ve malınızla, kulluk borcunuz olan şükrü yerine getirin." (Bakara:172)

"Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz/helal olanlarından yiyin, bu hususta azgınlık etmeyin. Sonra gazabım üzerinize iner. Kimin de üzerine gazabım inerse, hiç kuşkusuz o, uçuruma düşmüş helak olmuştur." (Taha 81)

"Allah'ın size temiz ve helal olarak verdiği rızıklardan yiyin. Kendisine iman ettiğiniz Allah'tan korkun helallerden kendinizi men etmeyin, yasaklarından da sakının!" (Maide:88)

Peygamberimiz (s.a.v) hadislerinde şöyle buyurmaktadırlar:

"İnsan, karnından daha kötü bir kabı doldurmamıştır Belini doğrultacak birkaç lokma yeterlidir, mutlaka bundan fazla yemesi gerekirse, midesini üçe bölsün: Üçte birini yemek, üçte birini su, üçte birini de nefesi için" (Tirmizî)

"Yemeğin bereketi, hem yemekten önce, hem de yemekten sonra el ve ağzı yıkamaktadır" (Tirmizî)

Peygamber (s.a.v) içki içilen sofrada oturmayı yasak etti Kişinin, karnına dayanarak yemesini ve içmesini de yasakladı (Rezîn)

Peygamber (s.a.v) ayakta yemek yemeyi ve su içmeyi yasakladı (Bezzâr)

"Deve içişi gibi tek bir içişle su içmeyin, ikişer üçer için içmeye bismillah diyerek başlayın, bitirince elhamdülillah deyin" (Tirmizî)

"Biriniz su içtiği zaman bardağın içinde nefes almasın" (Buhârî)

Bunların Yanında;
  1. Yediğimiz ve içtiğimiz şeylerin haram olup olmadığa dikkat edilmeli.
  2. Yemek yerken ve bir şeyler içerken sünnete riayete edilerek yiyip içilmeli.
  3. Yediğimiz ve içtiğimiz şeylerin sağlıklı olup olmadığına ve kilo yapıp yapmadığına dikkat edilmeli.
  4. Zayıflama isteği önce zihninde inanılarak ondan sonra davranışa dönüştürülmesi sağlanmalı.
  5. İdeal kilosuna uygun olup olmadığını öğrendikten sonra kilosuna göre hareket etmeli. Eğer kiloda bir problem varsa uzmandan yardım almalı.
  6. Bu kişilere uygulanabilir bir program için iç görü kazandırılmalı. Kişinin ne istediği iyi tespit edilmeli ve hedef tespiti doğrultusunda program yapılmalı.
  7. Sporu sağlık için yapmalı; sporun hakkını vererek ve kararlılıkla devam ettirilmeli.
  8. Kendine güvensizliğe sebep olacak hem spor hem de aşırı yeme alışkanlığına dikkat edilmeli.
  9. Çevredeki insanlara özenerek yâda zayıflamayı başkalarına inat olsun diye yapmamalı.
  10. Bu insanlarda bazen ideal kiloyu yakalama adına ciddi kilo kaybı yaşayabilirler. Öncelikle bu insanlardaki ciddi kilo kaybının önüne geçilmelidir. Kaybının ardından alırı şekilde beslenmesinin de önüne geçilmelidir.

Lise Öğrencisi: Anneeee! Akşam yemekte ne var?

Anne: Fasulye, pilav, salata…

Lise Öğrencisi: Yoğurt da var mı?

Anne: Var.

Lise Öğrencisi: Hazır yoğurt mu?

Anne: Hayır, ev yoğurdu.

Lise Öğrencisi: Hazır yoğurt yoksa ben yemem! Yarın okula da gitmem!

-Se –Sa'lı Yetişen Çocuklar

 Konuşmanın devamını tahmin etmişsinizdir.  Anne ne; "Keyfin bilir." demiştir ne de çocuk okula gitmemezlik etmiştir. Çünkü günümüz çocukları –se, -sa'larla büyüdükleri için, isteklerini de –se, -sa'larla yerine getirteceklerinden o anne de ne yapıp ne edip o yoğurdu sofraya getirmiştir.

Eskiden ne anne babaların ne de çocukların böyle bir şansı yoktu. Çünkü sofralarda bu kadar çeşit olmadığı gibi seçme sansları da yoktu.  Buna çocuk sayılarının fazlalığı da eklenince sofraya konulan hemen biteceğinden beğenmemezlikte edilmezdi. Yemeğe kızıp yemeyeceğini söyleyen çocuğa annenin vereceği cevapta; "… kökünü ye!" olacaktır. Günümüzdeki gibi yemeklerin saklanacağı buzdolabı da olmadığı için, artan yemeklerde ya kedinin çanağına ya da yal kovasına (hayvanlar için yemek artıklarının toplandığı kova) dökülürdü. Pireye kızıp yorganın yandığını gören çocukta bir daha sofraya nazlanmadan oturacaktır.

Oysa günümüz çocuklarının yedikleri önünde yemedikleri arkalarındadır. Buna rağmen birçok çocuk, önüne konan birçok yiyeceğe burun kıvırmaktadırlar. Yiyecekleri beğenmeyip burun kıvıran bu çocukların gönüllerini hoş etmek içinde pazarlığa girilmektedir.

Geriye dönüp şöyle bir baktığımızda çocukların  –se, -sa'lar büyütüldüğünü görüyoruz. -Se, -sa'larla büyüyen çocukların geribildirimleri de tepkileri de hep –se, -sa'larla olacaktır.

Anne babaların çocuklara karşı –se, -sa'ları en çok kullandıkları durumlar: Uslu uslu oturursan, yemeğini yersen, ödevlerini yaparsan, sınavı kazanırsan, takdir alırsan, çalışırsan, sözümü dinlersen… Yemeğini yemezsen, yaranmazlık yapmazsan, ödevlerini yapmazsan, sınavı kazanamazsan, sözümü dinlemezsen, zayıfsız gelmezsen… Bunlar aklımıza ilk gelenler.

-Se, -sa'larla büyüyen çocuklar büyüdükleri zamanda onlarda yerine göre anne babasıyla yerine göre arkadaşlarıyla yerine göre de eşiyle sorumluluklarını yerine getirmede  –se, -sa'larla yapacaktır. Seversen(iz), telefon alırsan(ız), tatile götürürsen(iz), araba alırsan(ız), ev alırsa(ız), iyi bir iş bulursan (ız)…

Neden –Se, -Sa?

Anne babalar, çocuklarla ilişkilerinde –se, -sa'ya bağlı şart kipi cümleler kurmalarının temelinde; istek ve beklentilerini gerçekleşmeme kaygısından kaynaklanmaktadır.

Anne-baba ve çocuk arasındaki ilişkilerde –se, sa'ya dayanan sevgiyi Japon yazar Masumi Toyotome üçe ayırmaktadır. Masumi Toyotome bunları da  "eğer, çünkü rağmen" olarak adlandırır.

Birincisi "Eğer" türü sevgidir. Beklentiler karşılanırsa karşı tarafa verilecek şartlı sevgi. Başka bir ifadeyle isteklerini yerine getirtmek için vaat edilen, karşı tarafı düşünmeyen tek taraflı ve bencil bir sevgi türüdür. Eğer derslerine çalışırsan seni severim, eğer beni üzmezsen seni severim, üniversiteyi kazanırsan seni severim.

İkincisi "Çünkü" türü sevgidir. Bu tür sevgide de bir şeylere sahip olunduğu için ya da koşulu taşıdığı veya gerçekleştirdiği için gösterilir. Seni seviyorum çünkü: Derslerine çalıştığın için, beni üzmediğin için, sözümü dinlediğin için, yatağını topladığın için…

Üçüncüsü "Rağmen" türü sevgidir. Eğer ve çünkü sevgi türlerinde bir şart ve koşul olmasına rağmen bu tür sevgide böyle bir koşul yok. Sevgiler karşılıksız ve her şeye rağmen sevgi özelliğini kaybettirmez. Çocuklarının yaramazlıklarına ve tembelliklerine rağmen sevebilmek bu tür bir sevgidir.

Sonuç olarak; gönül ister ki çocuklara gösterilen sevgiler, rağmen türü sevgi olsun. Ancak birçok anne baba sözünü dinletmek ya da çocukların sorumluluklarını yerine getirtmek için diğer sevgi türlerini kullanmaktadırlar. "Ne ekersen onu biçersin!" misali çocuklarda anne babalarında gördükleri –se, -sa'lı sevgiyi yine anne babalarına istek ve sorumluluklarını –se, sa'ya bağlayarak getirtmektedirler.

 

 

 

Anne Babasıyla Evlenmek İsteyen Çocuklar

Çocuktur bunlar, zamanı da mekanı da unuttururlar bize. Zaman geçer ama nasıl geçtiğini de pek bilmeyiz. Sanki dün gibiydi onun doğuşu, anne baba deyişi.

Büyür  4-5 yaşına gelirler. Bebeklikten çıkmış çocuk olmuşlardır. Her şey değişir fakat ne bizim ona, nede onların  bize karşı sevgileri değişmezdir.

Sevgilerini anlatmaya çalışırlar bize. Seni seviyorum demekten öte farklı bir cümleyle anlatmaya çalışırlar. Anne babasının boynuna sımsıcak yada yarı sert bir şekilde sarılarak: "Anneciğim, babacığım ben büyüdüğüm zaman seninle evleneceğim" der. Sevgidir  onlarınki hangi anlamlar yüklersen o anlamlara gelir. Saftır, temizdir ve bir o kadar da paylaşılmazdır sevgileri. Benim babamdır, benim annemdir der. Zaten her şey onundur. Anne babaları onun olduğu gibi bizim dünyamızda onlarındır.

 Ayrılmak istemezler anne babalarından. Anne babasının birbirini sevdikler gibi sever onları. Görmüştü onlarda sevenlerin ayrılmadığını. Bekli de bunun için istemiştir anne babasıyla evlenmeyi. Evlenmek ona göre belki de sevenlerin ayrılmayışı demektir. Yada büyüdüğü zaman onlar gibi karakterli  bir kişiyle evlenmek isterler. Onlar gibi seven, onlar gibi değer veren  biri olsun isterler.

            Okul  çağı gelmiştir çocuğumuzun. Onu okula hazırlamak dünyanın en güzel hazırlığıdır. Okuyacak adam olacaktır. Biz okuyamadık, öğretmen olamadık. Ah! Bir okutsaydı annemiz babamız ne güzel öğretmen olurduk. Çocukları da çok severdik. Olsun bizim yerimize çocuğumuz okuyacak öğretmen olacak, vatanına milletine faydalı olacak.

            Bizdik sanki okula gidecek olan. Hazırlığı sanki kendimiz için yapıyorduk. Sanki okul ihtiyaçlarını kendimiz için alıyorduk. En uygunun değil en iyisini alıyorduk. Olsun oda bizim çocuğumuz, geleceğimiz ve gerçekleştiremediğimiz hayalimizdir. Çünkü o okuyacaktır. O öğretmen olacaktır.

Bayram havası esmeye başlar evimizde. Sanki çocukluğumuzdaki bayramları beklediğimiz gibi yarını bekliyorduk çocuğumuzla. Gece gözümüze uyku girmese de rahatsız değildik; çünkü yarın güneşle bizim hayalimizde  doğacaktır.

Çocuğumuzun okulda ilk günü. Onun gibi bizde  heyecanlıyızdır.  Hayallerimizle ve çocuğumuzla birlikte okula gideriz. Ama kaygılarımızda yok değil. Acaba okumaz mı, derslerine çalışmaz mı, acabaların arkası kesilmez...

Çocuğumuzu  okula bırakıp tam eve doğru yönelirken bir ses duyarız. "Anneciğim-babacığım beni bırakmayın!" Birden kaynar sular dökülmüş  hissederiz başımızdan aşağıya. Acaba bütün hayallerimiz mi yıkıldı.  Yoksa çocuğumuz okumayacak mı... hayaller için de iken arkaya döneriz. Arkamıza baktığımızda meğerse seslenen çocuk bizim  çocuğumuz değilmiş.

El sallıyordu bize çocuğumuz. Kocaman bir oh! Çektik. O kadar rahatlamıştım ki "Allah'ım sana şükürler olsun!"  Çünkü ilk gün çok önemliydi. Okuyacak çocuk ilk günde belli olur derdi eğitimciler.

Şükürler olsun Allah'ım sana!..

 Seviyorum seni Allah'ım!....

 Allah tamamına erdirmesi dileğiyle... AMİN

 

Çocuğumuz hala ağlıyordu. Dünya ne kadar zıt. Bizler sevinçten gülüp ağlarken o gerçek ağlıyordu. Sanki ciğerlerini parçalarcasına. Olsun diyoruz. Ağlasın, gülecek hali yok ya el kadar bebeğin. Oda herhalde bize kavuşmasını ağlayarak kutluyor diyoruz Bak sustu  annesinin göğsünü alınca, meğer karnı açıkmış.

Ne kadar güzel bir çocuktu. Sanki dünyalar tatlısıydı. Allah'ım onu  ne kadar da özenmişte yaratmışsın diyoruz. Zaten öylede buyuruyordu Cenab-ı Hakk Tin Süresinde.

Ay  burnu babasına, gözleri annesine,  yüzü dayısına, kaşları halasına... herkese bir yerlerini benzetiyoruz. Onları da sevincimize ortak etmek istiyoruz benzeterek. Derken içimizden sıcak bir şeyin aktığını hissederiz. İçimizden bir şeylerin kıpır kıpır ettiğini hissederiz. Bu bir sevgidir herhalde deriz, yada çocukla aramızda kurulan duygusal bir bağ olduğunu anlarız. Ona, o kadar güzel bakıyoruz ki belki  da Leyla ile Mecnun bakmamıştır birbirlerine bizim baktığımız gibi. O bizim bir parçamızdır, o bizim ciğerimizdir, o bizim geleceğimizdir, o bizi hayata bağlayan dalımızdır, o bizim her şeyimiz, canımızdır. Ve o  Allah'ın bize verdiği bu dünyadaki en güzel nimetlerden biridir diyoruz.

Dünyalara Değişmeyeceğimiz Kelime...

Çocuktur bunlar, konuşması da, yürümesi de geç olabilir. Belki dokuz belki de bir buçuk yıl bekleriz anne baba demesini. Her gün ağzına bakarız " aaannneee, baabaaa" diyecek diye.

Bu bazı çocuklarda olduğu gibi belki 1,5  yaşını da bulabilir konuşması. Ama bizim de kaygılarımız artmaya başlar. Acele etmeyin deseler de çevredekiler biz yine de kaygılanırız. Yoksa çocuğumuz tat mı, geri zekalımı diye senaryolar kurarız zihnimizde. Bu kadar zor mu deriz kendi kendimize. Bak komşumuzun çocuğu Maşallah bülbül gibi konuşuyor. Yoksa bizim çocuk konuşmayacak mı diyoruz annemize. Yok evladım niye acele ediyorsunuz der anne babamız. Sen de geç konuştun dese de geçmek bilmez bu günler.

 Bir gün Anne! Baba! Duyuveririyiz çocuğumuzun ağzından. Allaaah! Deriz çığlık atarak. Baba dedi anne dedi valla dedi herkesi inandırmak ve haykırmak  istersiniz. İşte bir anne babanın ömür boyu duymak istediği kelime... Dünyalara değişmeyeceğimiz bir kelime. İçinde ne hazineler saklı olduğu kelime. İçinde hangi duygu ve hazineler saklı olduğunu  hiç kimse anlatamaz size. Sormayın  anlatılmaz o, sadece hissedilir. Duygular yüklüdür o kelimede. İçimize sıcak bir şeyler akıtan bir kelime. Anne! Baba! Kaç yıl bekledik onu duymak için. Belki de gitmedik doktor bırakmamışız o kelime için. Şükürler Olsun Allah'ım!  Bana bunları da yaşattığın için.

 Sonra onunla emekledik. Onun minicik adımını attığı zaman ilk adımı  biz attık sanki. Ondan daha heyecanlı olan bizdik. Allah'ım şuna bak yürüyor! Onunla yürümeyi öğrendik  biz yeniden.

Onu özleriz işte güçte... Leyla'nını Mecnun'unda, Kerem'in Aslı'sından daha çok. Saatler dakikalar geçmek bilmez. Kulaklarımızda  sanki onun anne! baba! deyişi yankılanır. Sanki nerde kaldınız  der gibi. O yokken saate daha fazla bakarız ama zaman geçmek bilmez. Bekleriz Leyla'nın Mecnun'una, Mecnun'un da Leyla'sına kavuşmasını beklediğimiz gibi.

            Kapıdan adımımızı atar atmaz, atlar boynumuza , anneciğim babacığım sizi çok özledim diye. Kucaklar bizi sımsıcak, sanki hiç bırakmayacakmış gibi.

            Geçer ömrümüz onlarla beraber. Ah! Birde yaramazlıkları olmasa, bir şeyleri kırıp dökmeseler, bizi çileden çıkarmasalar... Olsun deriz canı sağ olsun, ona değil bardak tabaklar, canımız feda olsun deriz.

            Ağlamaları da tatlıdır onların, içten ağlarlar, sanki anne babasını kaybetmiş insanlar gibi ağlarlar. Hele birde ağlarken anne baba deyişleri var ya!  O hiç anlatılmaz. Bir çocuğun ağlamasından mutluluk duyabilecek tek şey ağlarken anne baba  diye ağlamasıdır. Hele gelip birde sarılırsa... İçimizden bir şeylerin koptuğunu hissederiz. İşte bu  da anlatılmaz. Sanki tarifsiz gibi.  Bu üzüntü mü, sevinç mi, kızgınlık mı pek bilinmez. Ona ben hepsinin karışımı derim.  Ağlayasınız gelir o ağladığı için: Kızarız yaramazlık yaptığı için, seviniriz ağlarken dahi adımızı anarak ağladığı için.

Çocuktur bunlar; adları da kendileri de çocuktur. Çocuklarımızı canımızdan çok severiz, bazen de gözümüz göresi gelmez onları. Bir bakarsınız  sımsıcak kucaklarlar, birde bakarsınız olmadık yerde ağlayarak çileden çıkarırlar  bizi.

Adı da kendileri de çocuktur bunların.  Misafirlikte durmazlar, eve gelen misafiri de çocuğunu da  istemezler. Hiç yüzüne bakmadığı oyuncakları birden değerlerin eve başka çocuklar gelince. Kavga eder, dövüşür onlarla.  Her şeyi güzel güzel paylaşmışlarken küçücük bir şey için hemen kavga başlatırlar.

Çocuktur bunlar ne  laftan anlarlar ne de sözden anlarlar. Sen büyüdün,  kocaman adam oldun, sen ablasın, sen abisin desen de yine anlamazlar. "Hayır! Benim o, vermen"  derler. Üzerine gitseniz yada elinden almaya kalksanız yine anlamazlar. Yaptıkları tek şey, sadece bizi çileden çıkarmaktır.

Dedik ya bunlar adı da kendileri de çocuktur. İnsana bazen dünyasını zindan eder, bazen anasından doğduğuna pişman ederler.

Çocuktur bunlar. Hayatımızı bize ne kadar  zindan da etseler çok severiz biz onları. Hele hasta olup ateşli olduğu geceleri hiçbir anne baba unutmaz  ve unutamaz o geceleri. Sabaha kadar  çocuğumuzun ateşiyle  birlikte yükselir, çocuğumuzun ateşiyle düşer  kaygılarımız. Dünyayı görmez o anda gözümüz. Onlar için, her şeyimizi vermek  isteriz. Hatta canımızı  dahi vermek isteriz...  yeter ki sen iyileş diye. Pişmanlıklar başlar  bizde. Keşke bağırmasaydım, keşke istediği oyuncağı alsaydım, keşke vurmasaydım keşke izin verseydim keşke, keşke keşkelerle ederiz sabahı.

Çabuk unuturuz o ateşli ve uykusuz geceleri ve çocuk için kendi kendimize verdiğimiz sözleri. Hani demiştik ya, içimizden kendi kendimize. Çocuğumuz iyileşse onunla ilgileneceğim, onula oynayacağım, ona kızmayacağım, her dediğini alacağım, sevgimi göstereceğim... diye. Çabuk   unuttuk o sözleri.  Nasılsa çocuğum iyileşti.

Hani hatırlarsanız hastalıkta, borçta, dertte, darda kaldığımız zaman hemen açarız ellerimizi: "Ya Rabbi!.."

Sonra ne olur, elimiz rahata kavuştu mu, sıkıntının bitti mi yine aynı şeyleri yapar tekrarlarız. Çocuk yine çocukluğunu yapar ama bizse yetişkinliğimizi yapamayız.

***

Doğumda  Bebeğimizle Birlikte Ağlıyorduk...

 Unuturuz onların gözlerine bakınca sıkıntılarımızı, unuturuz onun gülüşlerinde dertlerimizi. Mutluluğu onun anne baba deyişinde buluruz. Sevgiyi onun sıcak kucaklayışında hissederiz. Hayatın tadını onun tatlı dilinde tadarız. Onunla bakar gözlerimiz, onunla yürür ayaklarımız, onunla güler yüzümüz, onunla ağlarız hayatta. Onlar bizim ciğer paremizdir. Onlarsız hayat boştur, yaşamaya değmez. Elimiz ayağımız hatta kolumuz, kanadımızdır onlar bizim.

Bazen yaramazlık yaparlar. Ah, o yaramazlıkları da olmasa! İşte o zaman da  çocuk olmazdı onlar. Tabiki bu kadar da tatlı olamazlardı. Bilirsiniz tatlının değeri acıyla anlaşılır. Farkları olmazdı o zaman oyuncak bebeklerden.

Ne kadar uzundur dokuz aylık bir zaman hatırlarsanız. Sanki hacı bekler gibi bekledik onun doğumunu. Geçmek bilmezdi son günler teskere günleri gibi. Sonra geldi o gün;  doğuşuyla sevinç çığlıklar atmak istedik. Herkese haykırmak ve duyurmak istedik bir çocuğumuz olduğunu.

            Şükrediyorduk Yaradan'a. Ağlıyorduk bebeğimizle birlikte. Biz sevinçte o ise dünyaya geldiğine. Yoksa memnun değil miydi bize kavuştuğundan onun için mi ağlıyordu? Oysa biz onun yolunu ne kadar zamandır bekliyoruz.

 

 

 

Allah'ım Bir de Şu Kuluna Bak!

Eli ayağı düzgün; fakat sadece ayakkabıya ihtiyacı olan adamın biri, yolda yürürken takım elbiseli, elinde eksport bir çanta, gözünde güneş gözlük ve ayağında da gıcır gıcır ayakkabısı olan bir adam görür. Adam hemen:

 "Ey Allah'ım bir şu kuluna bak birde bana bak! Benim bir ayakkabım dahi yokken; onun bütün ihtiyaçları tam ve yepyeni. Ben senden sadece bir ayakkabı isterken, sen bütün nimetlerini bu kulunda toplamışsın" diyerek yoluna devam eder.

Köşeyi dönünce az ileride üstü başı yırtık olmaktan öte ayakları olmayan bir dilenci görür. Hemen adamın aklı başına gelir ve tövbe etmeye başlar.

"Yarabbi ben takım elbisede çantada ayakkabı da istemiyorum. Ben sadece ayaklarımı istiyorum varsın böylede iyi benim durumum" diyerek tövbe eder.

Onun için değil mi Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammet (s.a.v):

"Kendinizden üstündekiler bakmayınız kendinizden aşağıdakiler bakınız. Çükü kendinizden yukarıdakilere bakmak insanı isyana kendinden aşağıdakiler bakmak ise şükretmeyi öğretir" buyurmuşlardır.

Dünyalara değişmeyeceğimiz çocuklarımızı bize eli ayağı düzgün olarak veren Allaha şükretmemiz gerekir. Cenabı Hakkın bize evlat adı altında paha biçemeyeceğimiz eli ayağı ve zekâsı düzgün çocuklar verdiyse bunun değerini bilmek gerekir.

Sınavları kazanamadı yâda kapasitesi olmayan bu çocukların yetenekleri üstünde bir beklenti içine girilmeden hem çocuklarımıza hem de kendimize bu hayatı zindan etmeyelim.

Allah bize çocuklarımızın kapasitelerinin üstünde bir şeyler beklensin yada başka çocuklarla kıyaslayalım diye vermedi. Allah bize onları emanet olarak belli kapasitelerde verdi ki bizleri de bu kapasitedeki çocukları yetiştirmek ve eğitmek üzere görevlendirdi.

Çocukların kapasiteleri konusunda bize düşen sorumluluğu Cenabı Hakk; Bakara Süresinin son ayetinde (286):

 "Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başka yük yüklemez. Herkesin kazandığı hayır kendisine, yaptığı kötülüğün zararı yine kendisinedir. Ey Rabbimiz, eğer unuttuk ya da yanıldıysak bizi tutup sorguya çekme! Ey Rabbimiz, bize bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmeyeceği yükü de yükleme! Bağışla bizi, mağfiret et bizi, rahmet et bize! Sensin bizim Mevlamız, kâfir kavimlere karşı yarsım et bize" buyurarak ne çocuklarımıza ne de kendimiz için kalkamayacağımız bir yükün altına girmememizi en güzel şekilde ifade etmektedir.

 Bunun yanında bizlere; çocukların kapasitelerine uygun bir beklenti içinde olmamızı ve onların kapasitelerinin üstünde bir beklenti içine girmememizi istemektedir.

Çocukların kapasitelerinin üstünde yük yüklememek ve çocuklarımızda da şükredilecek çok şeylerin olduğunu düşünülmesi dileğiyle…

 

 

Güle Güle Diyemediğimiz Çocuklar!

Çocukları hala kendi okuduğu ve yaşadığı dönemlere bakarak değerlendiren aileler; çocuklarının, kendilerinin, toplumun ve en önemlisi zamanın ve şartların değiştiğinden farkında bile değillerdir. Bu gibi ailelere en güzel cevabı Hz. Ali Efendimiz yıllar öncesi neler yapmaları gerektiğini hatırlatmaktadır:

"Çocuklarınızı yaşadığını çağa göre değil; onların yaşayacakları çağa göre yetiştirin" buyurmuşlardı.

Genelde özel eğitim sınıfı olan okullarda çalıştım. Özel eğitime giden çocukları ve onları buraya getiren aileleri gördükçe şükredilmesi gereken çok fazla şeylerin olduğunu düşünür ve bunu velilere anlatmaya çalışırım.

Başımızı ellerimizin arasına alıp isterseniz birlikte düşünelim. "Çocuğunuz (Allah göstermesin) fiziksel yâda zihinsel özürlü. Yani evden çocuğunuzu okula gönderirken haydi çocuğum, iyi dersler diyemediğiniz bir çocuk. Çocuğu siz elinden tutarak yâda kucaklayarak normal çocukların 10 dakikada gittiğini, siz bu çocuğunuzla en az 20 dakikada gidiyorsunuz.

 Yolda size acıyarak bakan gelip geçenleri umursamadan okula geliyorsunuz. Çocuğunuzun okulda dersi bitinceye kadar yeri geliyor okulda kalıyorsunuz. Normal çocukların teneffüste koşup eğlendikleri gördükçe içinizi parçalandığını hissetmenize rağmen teneffüste de çocuğunuzla ilgileniyorsunuz.

Bütün planlarınızı ve hayatınız bu çocuğa göre planlıyorsunuz. Ve bu çocuğun hayatı sürekli size bağımlı olarak yaşamaktadır ve yaşayacaktır. Her şeyini siz yapıyorsunuz. Yemesinden tutunda tuvaletine kadar her şeyiyle size bağımlı bir çocuktur.

Biran dahi olsa gözünüzden ve yanınızdan ayırmıyorsunuz. Bir yere gitmek isteseniz kimseye bırakamıyorsunuz. Bu çocuklar diğer çocuklar gibi kendi ihtiyaçlarını karşılayamadığı gibi diğer çocuklar gibi de size sarılıp kucaklayamıyor.

Amacımız sadece bu çocukların kendi ihtiyaçları dediğimiz öz bakım becerilerini kazanmalarını istiyorsunuz. Şu liseyi yada şu fakülteyi kazanmasını istemiyorsunuz istediğiniz tek şek şey çocuğumuz kendi kendine yetmesi. Hatta düşüncelerin en acısı ve en kötüsü de ben ölürsem bu çocuğa kim bakacak diye derin bir üzüntü duymanızdır…"

Bazı aileler için bu bir senaryo olsa da hayatın ta kendisidir. Bu konuda özürlü ailelere Allah yardım ve sabırlar vermesini temenni ederim. Düşüncem o ki Allah'u âlem ben onları "Cennetlik Analar" olarak düşünüyorum. Gerçektende bu iş, sabır ve yürek işidir.

Özürlü çocuğa sahip değilsek bile hayat şartları bizi de çocuğumuzu da bir gün özürlü getirebilecek şekildedir. Doğum öncesi ve doğun sonrasını bir yana bırakın da küçük ve büyük kazalar çocuklarımızı olduğu kadar bizleri de özürlü yapabilecek şekildedir.

Herkes gibi çocuklarımızın da bizden sevgiden başka bir şey istemediği şu üç günlük dünyada en güzel davranışın şükredebilmek olduğunu düşünüyorum. Çünkü nimetlerin devamı şükre bağlı olduğunu bize Cenab-ı Hakk İbrahim Süresin Ayet 7'de şöyle buyurmaktadır:

"Ve hatırlayın ki Rabbiniz size şöyle bildirmişti: Yüceliğim hakkı için şükrederseniz elbette size (nimetimi) artırırım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir."

Yeni göreve başladığım zamanlarda, sürekli okula gelen öğrenci velileri dikkatimi çekerdi. Ne güzel; duyarlı ve bilinçli ailelerde de var, derdim. Bu düşüncelerimin, aileleri tanıdıkça zamanla değiştiğini görmeye başladım. Düşüncelerimin iyi, güzel ve hoş olduğunu; fakat ailelerin zamanla niyetlerinin çocuklar olmadığının farkına vardım.

 Bu ailelerin çocuklarının başarısıyla çevrelerinde övünmek ve bu çocukları toplumsal tatmin aracı olarak kullanmak istediklerine şahit olmaya başladım.

O çocuklarının aslında zannedildiği kadar zeki olmadıklarını ve bu çocukların kendi hallerinde birer öğrenci olduklarını anladım. İşin garip tarafı da ailelerin çocuklarının bu kapasitede de olduklarını bile bile bu beklenti içine girmeleridir.

Bizim bilinçli diyerek takdir ettiğiniz bu veliler, aslında çocuklarının kapasitelerinin üstünde bir beklenti içine girerek hem bu çocukları hem kendilerini sıkıntıya sokmaktadırlar. Allah bu çocuklara sabır ve yardım etsin diyorum. Çünkü evde size sürekli ders çalışmanızı söyleyen, sizleri sürekli birileriyle kıyaslayan ve sizin kapasitenizi düşünmeden kendileri için sizi yarış atı gibi yarıştıran bir anne baba düşünün. Kısacası bu durumda olan çocuklar için bir empati yapmaya çalışın.

Ben bu tip ailelere, seminerlerimde ve aile görüşmelerimde şunu anlatmaya çalışıyorum; fakat onlar anlamak istemiyorlar. Ailelere şu ifadeleri çok kullanmışımdır:

"Bu çocuklar sizlerin zannettiği kadar ve sizlerin beklentilerinizi karşılayacak kadar zeki çocuklar değillerdir. Bu çocukları, oldukları gibi kabul edin ki hem siz hem de çocuklarınız rahat etsin.  Bu çocuklar sizlerin istedikleri okulları kazanamayacak olsalar da; fiziksel ve zihinsel olarak özürlü çocuklar da değillerdir. Ya birde çocuklarınız özürlü olsalardı o zamanda bu beklenti içinde olur muydunuz? Özürlü çocuğu olan aileleri düşünmelerini istiyorum"

Yeni göreve başladığım yıllardaki ailelerle, şimdiki aileler arasında da (çocuklardan başarı beklentisi adına) arasında pekte fark olmadığı gördüm. Aileler 15 yıl öncesi de aynı şimdi de aynı beklenti içinde. Sonuç olarak şimdiki ailelerde aynı hatalara düşmektedirler.

Çocukların yeteneklerinin üstünde bir beklenti içine girilerek hem çocukları hem de kendilerini sıkıntıya sokan çok ailelerle karşılaşmaktayız halen okullarda.

Hocam, benim çocuğum en iyi yeri kazansın diyen aileye; neden dediğimizde de falan falanın çocuğu çok iyi yeri kazandı da ondan, benim çocuğumun ondan neyi kalır.

 Peki; siz çok iyi mükemmel bir anne baba mısınız? Sizi hiç çocuğunuzun sizi maddi ve manevi olarak başkalarını örnek göstererek kıyasladığına şahit oldunuz mu?

 Bu sorularıma ailelerin cevabı: "Elimizden gelenin fazlasıyla yapıyoruz. Yemeyip yediriyoruz, giymeyip giydiriyoruz, onlar için çalışıp çabalıyoruz. Hatta onlara özel dersler aldırtıp dershanelere gönderiyoruz" olur.

Peki, bir anne babanın görevi çocuklara sadece yedirip içirip giydirip ondan sonrada kapasitesinin üstünde bir beklenti içine girmek midir? Bir anne babanın başka ne görevi ne olabilir diyen ailelere; çocuklarını gerçek anlamda tanımadıklarını işe önce çocuklarını tanımakla başlamalarını öneriyoruz.

Çocukların Korkuları Nasıl Oluşur?

Ben çocuklardaki korkuların oluşmasını çöp kovasına atılan çöplere benzetmekteyim.

Bilindiği gibi çöp kovasına ne atarsak atalım, çöp kovası almam demez. İsterseniz mendil atın, isterseniz yemek artığı, isterseniz çocuk bezi, isterseniz altınlarınızı, isterseniz paralarınızı ve hatta isterseniz kendinizi atın kabul eder. Dolan çöp kovası boşaltılmadığı takdirde görüntüsüyle, kokusuyla insanlara ve çevresine zarar verir.

İşte bende insanlardaki bilinçaltını çöp kovasına benzetmekteyim. Bu çocuklarda id, ego ve süper ego tam gelişmediği için gerçekleri değerlendirme yetileri de tam gelişmemiştir.

            Bilinçaltını hakkında Hans Zülliger: "Bilinçaltı aptaldır, şakadan anlamaz; her şeyi doğru olarak kabul eder" der. İnsanlardaki bilinçaltı da ne söylersen onu doğru olarak kabul eder, doğruluğunu yâda yanlışlığını değerlendirmez. Mübarek çöp kovası gibi ister değerli olsun, ister değersiz olsun, her sözü doğru kabul eder. Yine ister yalan söyle, ister şakadan söyle hepsini gerçekmiş gibi algılar.

            Nasıl ki çöp kovasını boşalmak gerektiği gibi insanın da bilinçaltındakileri boşaltmak gerekiyor. Çocuklar korkuların birileriyle paylaşarak (tabi ki onun korkularını da kendisinde pekiştirmemek gerekir)  deşarj olması gerekir. Eğer bu şekilde deşarj olmazsa çocuklar rüyasında korktukları şeyleri görecektir. Buda çocuğu korkularını ister istemez iyice artırarak karabasan haline dönüştürecektir. Buna birde ergenlik dönemi eklenince korkuları biraz daha abartılacaktır.

            Bizim için çok önemli olmayan, söylenmesi çok kolay; fakat sonucunun nereye varacağını bilmediğimiz bir sözün çocukta neler yapacağını kestirmek zordur.

             Çocuklara şaka olsun diye köpek, fare gibi hayvanlardan,  kapı dışarı bırakmaktan, balkondan sallandırmaktan, suya atmaktan, arabayla üzerine yürümekten, ölün şakaları gibi şeylerden kaçınmak gerekir. Bu çocuğu kekeme yapacağı gibi çocukta tamiri zor psikolojik hastalıklara da sebep olabilir.

Çocukların Korkular için Neler Yapılamalı:

1.      Öncelikle çocuğun olumsuz etkileneceği filmlerden, korkacağı masal ve hikâye kitaplarından uzak tutmalı.

2.      Çocukların korkularını pekiştirmesine sebep olacak cin, şeytan, peri, hayalet gibi konuşmamalardan uzak durmalı.

3.      Aile kendi korkuları konusunda çocuklara model olmamalı.

4.      Çocukların korkuları konusunda çocukla olumlu bir iletişime geçilmeli.

5.      Bazı çocuklar mizacı gereği korkmaya fazla meyillidir. Bu çocuklar için anlatılacak korkulu şeylerde daha fazla dikkat edilmeli.

6.      Çocuklara korkularını yenmeleri konusunda gerekli güven ve cesaret verilmeli.

7.      Çocukların korkusun artırabilecek arkadaşlarından uzak tutmalı.

8.      Çocukların korkularına saygı duyulmalı.

9.      Çocukların korkularıyla alay edilmemeli. Bunda korkulacak ne var, kocaman adam oldun, sen de çok ödleksin gibi sözlerle çocuğu ve korkusu küçümsememeli.

10.  Çocuğun korkusunun geçici olduğunu ifade ederek bunlardan uzak durarak zamanla geçebileceği anlatılmalı.

Korku:

Korku insanoğlunun kendini güvende hissetmemesi durumunda yaşamış olduğu duygu yoğunluğudur. Başak bir ifade ile kişinin bir tehlike karşısında kaygı duymasıdır.

İnsan olarak hepimiz bu dünyada korktuğu bir şeyler vardır. Kimimizde yükseklik korkusu, kimimizde kan korkusu, kimimizde yalnızlık korkusu, kimimizde ayrılık,  kimimizde yılan korkusu, kimimizde ölüm korkusu, kimimizde cehennem korkusu gibi korkular bulunmaktadır.

İnsanoğlu yaradılış gereği korkusunu doğuştan getirir; ancak nelerden ve nasıl korkulacağını ona verilen eğitim yoluyla olur. Bunlar kişiden kişiye ve toplumdan topluma göre değişir. Bazı toplumlarda insanlar yılanlarla iç içe yaşarken bizim toplumuzda yılanla yaşamak farklı şekilde değerlendirilmektedir.

İnsanların içinde bulunduğu ortam ile çocukluktan itibaren alınan eğitimler kişinin korkularını belirlemektedir. Onun içindir ki insanlar çocukken nelerden korkutuldularsa büyüdükleri zamanda onlardan korkacaklardır.

İnsanoğlundaki korkuların bazıları tamamen ortadan kalkmaz. Ortadan kaldırılabilecek korkular ise sonradan korkutulmayla meydana gelen veya öğrenmeyle meydana gelen korkular ancak terapi yoluyla ortadan kaldırılabilir.

Yaşanılan korkular insanı korktuğundan emin kılıyorsa ondan kaçacaktır. Bununla birlikte yaşanılan olumsuzluklar o alandaki korkuları pekiştirecektir.

Toplum olarak insanların korkularını yenmeleri için yaptığımız bazı motive sözler vardır. Aslında bunlar insanın korkularını yenmelerinden öte kendi kendimizi kandırmaya çalışma yâda kendi kendimizi motive etmeye çalışmaktır. Bununla birlikte bu kendi korkularımızı bastırmak için yansıtma psikolojisine girerek rahatlamaya çalışmaktır.

 

Çocuklar Neden Korkarlar:

Çocukların korkuları; yaşlarına, seviyelerine ve bulundukları sosyal çevrelerine göre değişmektedir. Çocukların içinde bulunduğu ortam ile ailesi tarafından yapılan korkular, çocukların korkularını belirlemektedir.

Bebekler ve 2-3 yaşlarındaki çocuklar daha çok anneden ayrılma, yüksek gürültü, saçlarını kestirme, banyo yapma gibi şeylerden korkarlar.

 Okul öncesi dönedeki çocuklar; köpek, fare, yılan, canavar gibi korkutulan hayvanlardan, karanlıktan, yabancılardan ve yalnızlık gibi özelleştirilmiş şeylerden korkarlar.

Okul çağı çocukları ise daha çok cin, şeytan, peri gibi görünmeyen hayali şeylerden, ölümlerden, yıldırım ve şimşek gibi ani şiddetli gürültülü şeylerden korkarlar.  

Bu çağdaki çocuklar; korkunç filmlerden, korkunç hikâyelerden, arkadaşlarının ve çevresindeki büyüklerinin anlattıkları korkunç şeylerden diğerlerinden daha fazla etkilenmektedirler.

Ergenlik çağı çocukların (özellikle de kızların) merak ve hayal kurma özelliklerinden dolayı korkuları diğer evrelere göre daha abartılıdır. Bunu birde akran grubu ve çevresinden duydukları da eklenince bu dönemin çocuklarının korkuları işin içinden çıkmaz hale getirir.

 Bu çocuklar, akşamları lavobaya gitmekten, yalnız kalmaktan, mutfaktan su alıp getirmekten de korkarlar. Bu çocuklar korkuları etkisine bağlı olarak akşamları yatakta uyumaktan da zorlanabilirler. Çocukların korkuları olayın etkisine ve çocuğun mizacına bağlı olarak rüyalarına kadar girebilirler.

Ergenlik çağı çocukların korktukları şeyler olarak; köpek,   yılan, fare, bazı böcekler, yalnız kalmaktan, terk edilme, kan, iğne gibi şeylerden korkarlar. Yine bununla birlikte her çocukta olmasa da bazı çocuklarda; çocuk evde yalnız kaldığı zaman eve yabancı birinin aniden gireceği, kapı arkasında birinin saklandığı, gölgeleri hayalet olarak canlanacağı, geceleri karabasanın geleceğini, cin ve peri gibi şeylerin gelmesinden korkarlar.

 

 

 

Yine Peygamber Efendimiz (s.a.v), Taiflileri İslam'a davet için gittiğinde hiç ummadığı tepkilerle karşılaşmıştı. Taif'in önde gelenleri Peygamber Efendimiz (s.a.v) ile alaycı konuşmuşlar ve ona inanmamışlardı. Biri "Peygamberlik için Allah senden başkasını bulamadı mı?" diye alay ediyor, öteki "Sen peygambersen, ben seninle konuşamam; çünkü sen çok yücesin seninle konuşmam." diyerek aklınca uyanıklık yapıyorlardı. Bu da yetmezmiş gibi dönüş yolunda Taifli çocuklara Peygamber Efendimiz (s.a.v)'i ve Hz. Zeyd'i taşlatarak onları yaralatmışlardı.  Rahmet Peygamberi Efendimiz (s.a.v): "Bilmiyorlar Rabbim, bilselerdi yapmazlardı." diyerek Allah'a kendisini taşlayanları helak etmemesi için onların adına istiğfarda bulunup dua buyurdu.

Taif halkını helak etmekle görevli olarak kendisine gönderilen dağlar meleği; "Beni Rabbin gönderdi Ya Muhammed! (s.a.v) dile, iki dağı birleştirerek Taif halkını helak edeyim!" diyen meleğe:

"Hayır! Onları helak etme! Umulur ki Rabbim onların neslinden kendisine kulluk eden bir ümmet yaratır." diyerek geri çevirerek hayır duada bulunmuş ve yıllar sonra bu belde halkı da Müslüman olmuştur.

"Rahmetli anne babam aklıma geldikçe hayır dua aklıma gelir. Sağlığında bana hep hayır dua ederlerdi. Şimdi bende aklıma geldikçe onlar için hayır dua ettiğim gibi onlar için hayır hasenat yapmaktayım. Çünkü bugünkü başarılarımın temelinde onların duası yatmaktadır" der bir eğitimci yazar kardeşimiz.

Ebu Hureyre (r.a) rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdular:"Üç dua vardır ki, kabul olacaklarında şüphe yoktur: Mazlumun duası, yolcunun duası ve babanın çocuğuna duası." (İbni Mace, Dua,11)

Çocuklara beddua edip onları musibetlere maruz bırakmak yerine, hayır dua edip onların kurtuluşuna sebep olmak gerekir. Çünkü çocuklara yapılan hayır dualar, anne babaların vefatlarından sonra kullanılmak üzere yatırım olacaktır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v): "İnsan ölünce, üç ameli dışında bütün ameli amellerinin sevabı kesilir. Sadak-i cariye, kendisinden istifade edilen ilim, arkasından hayır dua eden hayırlı evlat." (Müslim, Vasiyet,14) buyurmuşlardı.

Çocuklara yapılan bedduaların Allah tarafından kabul edilip çocukları bulması halinde, buna ilk ve en çok üzülecek olan yine anne babalar olacaktır.

"Yüzüme hasret kalasın!" diye beddua eden anne, kızının Avrupa'ya gitmesinden sonra anne-kız yıllarca görüşememişler. Annesinin kızgınlık anında söylediği bir sözden dolayı hem annesinin hem de kendisinin yıllarca bu sıkıntıyı yaşadıklarını söyler bir gurbetçi bayan kardeşimiz..

Anadolu da hata yapıldığı zaman söylenen bir deyiş vardır:  "Ömrü uzun, niye böyle yaptın!" diye. Aslında dilimizi olumsuzluklarda  güzel ifadelere alıştırmak gerekir.

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri Marifetname adlı ünlü eserinde; "Çocuklara hakaret ve beddua etmemelidir. Zira beddua, fakirlik sebeplerindendir." demiştir.

Allah Resulü (s.a.v) çocuklara beddua etmeyi doğru bulmamış ve devesine kızan ve bu sebeple arkasından lanet eden birisini ikaz ettikten sonra şöyle buyurmuştur:"Kendinize beddua etmeyin. Çocuklarınıza beddua etmeyin. Mallarınıza beddua etmeyin. Duaların kabul olduğu bir ana rastlarsınız da duanız kabul olur. " (Ebu Davud, Vitr,27).

Sonuç olarak çocuklara beddua edilmemesi gerekir. Çünkü çocuklara yapılacak beddualar hem anne babalar için hem de çocuklar için hayırlı olmayacaktır. Peygamber Efendimiz (s.a.v):"Bir babanın duası, ilahi hicaba erişir ve bu hicabı da aşar." (İbni Mace), "Bir kimse lanet edince, lanet edilen buna müstahak değilse, kendine döner." (Beyhaki) buyurmuşlardır.

Beddua edilen çocuklar için geri dönüş yolunu da Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim şöyle buyurmaktadır:"Ey günah işleyerek, nefsine zulüm eden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Allah, bütün günahları affetmeye kadirdir. O, sonsuz rahmet ve mağfiret sahibidir. Size azap gelip çatmadan, Rabbinize yönelin; O'na teslim olun. Sonra yardımcı bulamaz, çaresizlik içinde kıvranırsınız. Ansızın gelen azapla yüz yüze gelmeden, Rabbinizden size indirilenin en güzeline, Kur'ân'a tâbi olun. Nefsin; 'yazıklar olsun bana! Allah'a karşı azgınlık içinde oldum. Hak ve hakikatle alay edenlerden, onu hafife alanlardandım,' diyeceği ve pişmanlıkla kıvranacağı günden, sakının!" (Zümer, 39/ 53-56)

 

Dua; kişinin Cenab-ı Hak'tan kendisi ya da bir başkası için olumlu bir şeyler istemesi ya da dilemesidir.

Beddua ise; bir kimsenin başına kötü şeylerin gelmesini dilemek için söylenen sözlerdir. Beddualar; genellikle öfke, kızgınlık, güçsüzlük ve çaresizlik anlarında söylenmektedir.

Dua olumlu olarak algılanırken beddua olumsuz olarak algılanmaktadır Maddi ve manevi olarak faydası olanlara hayır dua edilirken, maddi ve manevi olarak zararı dokunanlara da beddua edilmektedir.

Hayır dualar; mutluluk anlarında yapılırken beddualar ise sıkıntılı anlarda yapılmaktadır.

"Allah iyiliğini versin, Allah kalbine göre versin, Allah işlerini rast getirsin, Allah zihin açıklığı versin…" anne babaların evlatlarına normal zamanlarda yaptıkları dualardan bazılarıdır.

"Allah gün yüzü göstermesin, Allah sürüm sürüm süründürsün, dizine gözüne vursun, Allah'ından bulasın, ocağın sönsün, iki yakan bir araya gelmesin…" bu ve buna benzer serzenişler ise anne babaların sıkıntılı ve sinirli zamanlarında evlatlarına karşı yaptıkları beddualardan bazılarıdır.

Anne babalar, normal şartlarda akıllarının ucundan dahi geçirmedikleri düşünceleri, çocukların en küçük olumsuz hareketlerine karşı sinirlenip beddua amaçlı sözleri kolayca söyleyebilmektedirler.

Bütün anne babalar iyi niyetlidir. Bu iyi niyet normal zamanlarda, söylemeye dahi hayâ edilen, akıllarına gelince de "Tövbe tövbe" denilen beddua, kızgınlık zamanlarına kolayca ağızdan çıkabilmektedir.

 Sinirlilik anlarında ağzından çıkan bir sözün nereye varacağını kestiremeyen anne babalar, sıkıntıların dönüp dolaşıp kendilerini bulacağını düşünemezler. Elbette bütün anne babalar bilerek çocuklarının kötülüğünü istemeyecek kadar akıllı ve bilinçlidirler.  Ancak bu tutum her ne kadar kızgınlıkla yapılsa da hoş görülecek bir tavır değildir. Çünkü dil neye alıştırılırsa onu söyleyecektir. Kızgınlık zamanında çocuğa beddua etmek yerine dilini "Allah senin iyiliğini versin" demeye alıştırmalıdır.

Anne babalar için bir imtihan aracı olan çocuklar, onların hem bu dünya hem de öbür dünyaları için mutluluk kaynağı olabildikleri gibi zindanı da olabilmektedir. Çocukların olumsuz davranışlarına sabredip eğitmek yerine, beddua eden anne babalar, çocuklarının olduğu kadar kendi hayatlarını da karartmaktadırlar.

Kızgınlık belirtisi olarak söylenen beddualar, hayır duada olduğu gibi en ulu makama çıkar. Dualarının kabulünün konusunda inancı tam olan anne babalar, beddualarında Cenab-ı Hak tarafından kabul edileceğini çok iyi bilirler.

Bilindiği gibi çocukların dini mükelleflikleri ergenlik çağında başlamaktadır. Mükellef olmayan çocuklar namaz ve oruç gibi dini vecibeler için sorumlu olmadıkları gibi olumsuz hal ve hareketlerden de sorumlu değillerdir. Dini manada hiçbir sorumluluğu olmayan çocuklara yapılacak bedduaların zamanla anne babalara geri döneceği bir gerçektir.

Bir kimse karşısındakine hayır ya da beddua ettiği zaman melekler o duayı alır, dua edilen kimse o duayı hak etmişse ona yüklerler. Fakat o kimse bu duayı hak etmemişse söyleyene o duayı iade ederler. Beddua edilen çocuğa ise melekler, günahsız ve akil baliğ olmadığından bedduayı yüklemekten hayâ ederek sahibine iade ederler. Anne babalar ileriki zamanlarda kendilerine asi olan çocuklarına karşı nerede hata yaptım diye düşünmeye başlarlar.

Peygamber Efendimiz (s.a.v): "Bir kul, herhangi bir şeye lânet ettiği vakit, o lânet semâya doğru yükselir. Gök kapıları hemen onun önüne kapatılır. Sonra o, yere doğru iner. Arzın kapıları da ona kapatılır. Sonra sağa ve sola (doğru) yol tutarsa da, gidecek bir yer bulamaz. Nihayet lânet olunan kişiye dönüş yapar. Eğer o, buna lâyık ise orada kalır. Şayet o, buna ehil değilse, bu sözü sarf edenin kendisine döner (ve onun üzerinde kalır)." (Ebû Dâvud, 4/277) buyurmaktadır.

"Cennet annelerin ayağı atındadır." (Kenz-ül Ummal, 45439.) hadisince ayaklarına altına cennet konulan anne babalar, bunu kendilerini cennete girmesini kolaylaştıracak şekilde algılamaktadırlar. Bu hadisi çocuklarından daha çok kendileri için algılayan anne babalar,  çocukların eğitimlerinde karşılaştıkları olumsuz davranışlara karşı anlayış ve sabır göstermek yerine beddua etmeyi tercih etmektedirler. Anne babalar hak konusunu da yerine göre koz olarak kullanmaktadırlar. "Hakkım helal etmem" sözü ile çocuklarla aralarındaki bağları zayıflatmakta yerine göre de ortadan kaldırmaktadırlar. Yıllarca kendini arayıp sormayan ve kendince hayırsız evlat olan çocuklarına da "Ben onlara ne yaptım?" sorgulaması içine girmektedirler.

İtaatsizlikte bulunan çocuğundan şikâyete gelen bir babaya İbn-i Mübârek sordu:

"Sen oğluna hiç beddua ettin mi?"

"Evet, canımı çok sıktığı zamanlarda ettim."

"Sen kendi elinle kötü yapmışsın çocuğunu. Baba ve annenin çocuğu hakkındaki duası ret olunmaz.  Peygamber Efendimiz (s.a.v), mübarek dişini kıran kavmine: "Yâ Rab, kavmime hidayet eyle. Onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar!" diye dua etti. Sen de böyle bir anlayış içinde olsaydın; ziyan etmezdin. Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in bu sabrı ve metaneti, ziyan getirmedi, sonunda kavminin imanlarına sebep oldu." der.

 

Köyde büyüyenler bilir. Bağ bahçe zamanında genelde herkes bağ bahçeye gittiğinden evde kimse olmaz. Bizlerde okul zamanında öğle tatilinde yemek için eve geldiğimizde yemeğimiz kendimiz hazırlardık. Günümüzdeki ocaklar gibi ocağımız otomatik değildi. Ocağı çakmakla yakar çayı ocağa koyardık. Çayla birlikte sofraya koyduğumuz zeytin, peynir, yoğurt ve kümesten getirip yağda pişirdiğimiz yumurtaları da yer okula tekrar geri dönerdik.

İkindi okuldan geldiğimizde rahmetli anneme nazlanmak adına acıktığımızı söylediğimizde; "Oğlum mutfağı sırtımda bahçeye götürmedim. Canı ne çektiyse alıp yeseydin." diyerek mutfağı bana bırakan annem, bugünün annelerine sanki bir mesaj yollar gibiydi.

Çocuğun mutfağa girmesini mutfağı karıştırmak olarak algılayan günümüzün titiz anneleri, çocuklara bırakın mutfakta bir şey hazırlamalarına müsaade etmek, sen git dersine çalış diyerek de mutfağa sokulmamaktadır. Bugün üniversite okuyan birçok kız öğrenci yemek yapmasını, lise öğrencisi de çay yapmasını bilmemektedir. Erkek çocuklarının da kız çocuklarından kalır tarafı yok. Birçok erkek çocuğu her şeyi otomatik olan ocağı kullanması dahi bilmemektedir.

Çocukları hazırcılığa alıştırma konusunda yürümeyi öğrenirken de devam etik. Çocuklar doğru dürüst emekleme davranışını kazanmadan bu seferde düşmeden yürümesini öğrenmeleri için örümceklere bindirdik.

Yürümesini örümceklerde öğrenen çocuklar, yolları düşe kalka yürümek yerine ya ana kucaklarında ya da çocuk arabalarında geçmektedirler. Yürürken de kendi başına yürümek isteyip elimizden tutmak istemeyen çocuklara da düşer diye her şeye rağmen izin vermedik. Başka bir ifadeyle düştükten sonra kalkma davranışını öğrenmemeleri için elimizden geleni fazlasıyla yaptık.

Düşmek bana çocukluğumda çok şey hatırlatır: Bisikletten düştük, eşekten düştük, ağaçtan düştük, merdivenden düştük, dereye düştük, oyun oynarken düştük ve en önemlisi bu hayat oyununda kalkıp tekrar oyuna devam edebilmek için düştük. Düştük çünkü toprağa düşen tohum gibi yeniden dirilmek için düştük. Bu anlamda düşmek (yerinde ve zamanında) demek tekrar ayağa kalkabilmeyi ve tek başına da olsa yoluna devam edebilmeyi öğrenebilmek demektir.

Almanya I.Dünya Savaşı'nda, Japonya ise II. Dünya Savaşı'nda ekonomileri büyük yara almalarına rağmen bugün ekonomik olarak adlarından söz ettiriyorlarsa düştükten sonra kalkmasını öğrendikleri içindir. Biz I.Dünya Savaşı'nda aldığımız yarayla II. Dünya Savaşı'na katılmamamıza rağmen bugün Almanya ve Japonya gibi güçlü ekonomimiz yoksa bu, düştükten sonra kalkmasını öğrenemediğimizden kaynaklanmaktadır.

Bugün çocuklara, düştükten sonra da kalkmasını öğretmiş olsaydık çocukların ne sınavlarını ne de işlerini düşünür olurduk. Çocukları o kadar düşündük ki onların düşünmelerine bile gerek bırakmadık. Bir zamanlar Metin Akpınar'ın oynadığı bir aşı reklâmı vardı: "…bu çocuk niye hastalandı anlamadım gitti. …canı acımasın diye onun aşısını dahi kendime yaptırdığım halde…"

 Çocukları o kadar düşündük ki dün tek başına yürüyemez diye yürümesine yardım ettiğimiz çocuğa bugünde tek başına yiyemez diye yemek yemesine yardım ediyoruz. Okulda ödevlerine, lise ve üniversite de tercihlerine sonra iş bulmasına ve evlenmesine en sonunda da boşanmasına yardım ediyoruz.

Sonuç olarak; yardım etmek niyetiyle yaptığımız birçok durumlarda çocuklara kötülük yapıyoruz. Sonrasında da kendi ayakları üzerinde duramayıp kendi kararlarını veremeyen çocuklara "Kocaman oldun hala bensiz bir iş yapamıyorsun!" sitemini yapıyoruz.

 

Gıdaların genetiğiyle mi oynandı yoksa yeni neslin genetiğiyle mi oynandı bilmem ama anne babalar, çocuk eğitiminin genetiğiyle oynadığı bir gerçek.

Eskiden çocuklarını doğal yollarla (anne sütü, ev yapımı yoğurdu, tere yağı,…) beslemeye çalışan  anne abalar, günümüzde ise çocukları hazır gıdalarla (hazır mama, hazır çorba, hazır yoğurt, çikolata, cipsi, kola…) beslenmeye çalışmaktadırlar.

Her şeyleri hazır olacak olan bu çocukların doğumları da hazır olacaktır. Doktor tarafından anne adayına ağır kaldırmayacaksın deniyor o da bunu en küçük bir iş yapmayacak diye algılıyor ve her şeyi ayağına bekliyor. Sonuçta anne adayı hareketsiz kalınca ister istemez doğumda zor olacaktır. Doğumun zorluğundan korkan anne adayı, normal doğum yerine farklı bir seçeneği düşünecektir.

Anne ile çocuk arsındaki duyusal bağları güçlendirecek normal doğum yerine, bugün birçok anne tarafından sıkıntısız olmasından dolayı sezaryen tercih edilmektedir. Oysa normal doğumun hem anne için hem de çocuk için birçok faydası olduğu doktorlar tarafından ifade edilmektedir.

Normal doğum yerine sezaryenle hiçbir emek harcamadan dünyaya gelen çocuklar, beslenmeleri de anneyi emerek (ekmek için mücadele) değil de biberonla (hazırlığı alıştırma ve hazır mama) yapılınca çocukların fiziksel gelişimlerinin yanı sıra kişilik gelişimleri açısından da bazı sıkıntıları beraberinde getirecektir.

Evet, birçok anne değişik mazeretler aldı altında bebeğini emme davranıştan mahrum bırakmaktadır. Anne ile çocuk arasındaki sevgiyi bağlarını güçlendirecek anne sütü yerine, daha çocuk doğar doğmaz biberon ve yalancı emzikle tanıştırılıyor.

Çocuğu hazırcılığa alıştırmak biberonla başlıyor. Çünkü çocuk biberonla beslenirken emek harcamıyor. Biberonla beslenmek eskilerin tabiriyle  "Armut piş, ağzıma düş!" oluyor.

 Anneyi emmek; başlangıçta çocuklar için çok zordur ve emek gerektirir. Oysa emmek bebeklerin birçok duygusal ihtiyaçlarını (bedensel temasa bağlı olarak sevgi bağı oluşturma) karşılamaktadır. Zekâ gelişimlerinin yanı sıra çene kaslarının gelişmesi, damak yapısının düzgün olması, diş ve gaz çıkarma gibi birçok faydası vardır. Anneyi emmenin birçok ruhsal ve sağlık faydasını bir yana bıraksak da çocuk emme davranışıyla ekmek için hayatla mücadeleyi öğrenmektedir.

Hayatı öğrenmeyi ve hayatla mücadeleyi birçok çocuk, biberon yüzünden öğrenememektedir.  Hazırcılığa alıştırma sadece biberonla beslenmekle de kalınmıyor. Birçok çocuk bebeklikten çıkıp kocaman olmalarına rağmen yemeğini kendisi yemiyor ya da yiyemiyor. Karnını iyice doyuramaz ya da üst başını kirletir diye eline kaşık verilmeyen bu çocuklar, dökmeden yemesini de öğrenemeyeceklerdir.  Yemekleri anne babaları tarafından yedirilen bu çocuklar, kendilerine güvenmedikleri içinde kendi kararlarını veremeyeceklerdir. Bu yüzden çocuğun ekmek için hayatla mücadeleyi öğrenmesinin önüne bir kez daha geçilmiş olacaktır.

Kendi yemeğini yiyemeyen, üstünü giyemeyen, okul çantasını anne babasına taşıtan çocukların hallerini gördükçe bir eğitimci bu çocuklara üzülürken kendimi de şanslı olarak hissediyorum.

Bir konu hakkında karar verme adına olumlu bir seçim yaptığımızda içimizde mutluluk olarak adlandırdığımız his duyarız. Bu his bize yapmış olduğumuz seçimin doğru olduğunu gösterir. Bazen de karar aşamasında içimizde bir sıkıntı oluşur. Nedenini tarif edemediğimiz bu sıkıntı aslında bizim için uyarıcı anlamı taşıyan bir geribildirimdir. Çünkü içinizdeki his ile algıladığımız sezgiler birbiriyle uyum içindedir. Uyarı anlamı taşıyan bu his, kişinin bir daha düşünmesini istemektedir. Başka bir ifade ile nefis görünüşe göre hareket eder ve anlık zevk peşindedir. Vicdanımız ise nefsimizin bizim için ileride sıkıntı olacak şeyler için uyarıcı anlamında kalbe sıkıntı verir. Bunun en bariz örneğini de Hz. Âdem (a.s) cennetteki yasak meyveden yerken yaşadığı duygu yoğunluğudur.

Hz. Âdem (a.s.) oğlu Sit (a.s.)´a şu beş nasihatte bulundu ve bu nasihatleri ilerde kendi oğullarına, vasiyet etmesini istedi.

1.      Oğullarına, girişecekleri her işin sonunu bastan düşünmelerini söyle, eğer ben giriştiğim davranışın sonunu düşünseydim, başıma bildiğiniz haller gelmezdi.

2.      Herhangi bir ise girişirken içinize şüphe düşerse, ondan uzak durun, çünkü ben yasak ağacın meyvesini yerken içime şüphe düştü, buna rağmen vazgeçmediğim için sonra pişmanlığa düştüm.

3.      Girişeceğiniz islerde bilenlere danışın, eğer ben yasak ağaca yanaşmadan önce meleklere (Cebrail'e) danışsaydım, başıma bu haller gelmezdi.

4.      Oğullarına, dünyaya güvenmemelerini söyle, çünkü ben baki olduğunu göz önüne alarak Cennet'e güvendim, fakat Allah (c.c.) beni oradan çıkardı.

5.      Oğullarına, kadınların arzusuna uyarak bir işe girişmemelerini söyle. Çünkü ben esimin arzusuna uyarak yasaklanmış ağacın meyvesinden yediğim için sonra pişman oldum. (Kalblerin Keşfi, İmamı Gazali)

Bir gün Ayn-ül-Kudât Hemedânî Hazretleri bir talebesine şöyle nasihat etti:
            Kalbinin ürperdiği işi yapma! Nefsine uyma! Şüphe ettiğin işlerde kalbine danış! Hadisi-i şerifte buyruldu ki: " Nefse sükûnet ve kalbe ferahlık veren şey, iyi iştir. Nefsi azdıran, kalbe heyecan veren iş günahtır. (Beyhaki).Yine hadisi şerifte; "Helal olan şeyler bellidir. Haramlar da bildirilmiştir. Şüpheli olanlardan kaçınız! Şüphesiz bildiklerinizi yapınız!" (Taberânî) buyruldu. Bu hadisi-i şerif gösteriyor ki, şüphe edilen ve kalbi sıkan şeyi yapmamalıdır. Şüphe edilmeyeni yapmak câiz olur. Şüpheli bir şeyle karşılaşınca, eli kalp üzerine koymalı. Kalp çarpması artmazsa, o şeyi yapmalı. Eğer fazla çarparsa, yapmamalıdır. Hadisi-i şerifte buyruldu ki: "Elini göğsüne koy, helal şeyde kalp sakin olur. Günah işte çarpıntı olur. Şüpheye düşersen, din adamları fetva verseler de yapma!" (İ. Ahmed)

İnsanlar Allah'ın hoşnut olmayacağı bir iş yapacakları zaman kalpte bir korku oluşur. Hiç tanımadığı ortamlarla fobilerden farklı bir korkudur bu. İlk defa, ara sıra işlenen günahlarla, helal mi haram olduğu konusunda şüpheye düşüldüğü zamanda kalpte bir sıkıntı meydana gelir.

İlk defa ya da ara sıra sınavlarda kopya çekecek bir öğrenci, kopya çekme düşüncesinden dolayı sınav başladıktan sonra kalbinde korkuya bağlı bir çarpıntı oluşur. Yine ilk defa hırsızlık yapacak olan insanda hırsızlık yapmadan önce kalbinde oluşabilecek korkuda insan için bir uyarıcıdır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) hadisi şeriflerde şöyle buyurmaktadır:

"Günah olan iş yapılırken kalpte çarpıntı olur." (Beyhaki)

"Şüphelileri bırak, şüphe uyandırmayana bak. Doğru işlerde kalp sakin olur, yalan ise kalpte şüphe uyanır." (Tirmizi, Nesai)

 "Kalbine danış; iyilik, kalbin mutmain olduğu, rahatladığı şeydir. Günah ise, canını sıkan, kalbinde tereddüt uyandıran şeydir. Aksine fetva verseler de." (Taberani)

"Seni rahatlatan şey iyidir. Seni şüpheye düşüren, sıkıntı uyandıran şey günahtır. Sana fetva verse de böyledir." (İ. Ahmed)

Sonuç olarak sağlıklı karar vermek için kalbimize danışmamız gerekir. Kalbimizde geribildirim adına bir sıkıntı oluşuyorsa o işi yapmamalı. Ferahlık veriyorsa yapmalıdır.  Peygamber Efendimiz (s.a.v); "Yapacağın bir iş için, yedi defa Rabbinden hayırlı olanı iste, sonra kalbine bak, hangisi kalbine ferahlık veriyorsa, hayırlı olan odur." (Deylemi) buyurmuşlardır.

Bunların yanında;

Haram yemekten ve günahlardan kaçınmalı. Çünkü haram yemek ve günahlar insanın kalbini karartır-katılaştırır. Süreci iyi analiz edip ehil kimselerle istişare etmeli. Karar verirken vicdanın sesi dinlenmeli. Çünkü olumsuzluk durumlarda ruh sıkılır. Düşünmeden ve alelacele karar vermekten kaçınmalı. Düşünerek karar verilmeli.

 

 

 

Bir konu ya da problem hakkında düşünülerek verilen yargı olarak tarif edilen karar verme, bir bakıma seçim yapma süreci olarak da ifade edilebilir. Günlük hayatta yaşamın gereği olarak pek çok kez farkında olarak veya olmayarak karar vermek zorunda kalıyoruz. Ne yiyip ne içeceğimize, neyi, nereden nasıl alacağımıza, hangi kanalı ya da programı izleyeceğimizden tutunda birçok konuda karar verme süreciyle karşı karşıyayız.

İnsan hayatının rotasını belirleyen günlük yaşamdaki kararlar, insanın geleceği içinde hayati önem taşımaktadır.  Geleceğe yön verecek olan bu kararlar, insanında yol haritasını çizmektedir. Direksiyon başında nasıl arabaya yön veriyorsak günlük hayatta vermiş olduğumuz kararlarla da hayatımıza yön vermekteyiz.

Günlük yaşamda karar vermeyi, rutin şeylerden biri olarak görürüz. Günlük hayatta vermiş olduğumuz rutin kararları, sıradan kararlar olarak gördüğümüz zaman da yanılma payımızda fazla olacaktır. Düşünülüp taşınmadan, alelacele ya da en kötü karar karasızlıktan iyidir diyerek verilen kararlarda kişiyi pişmanlığa sevk edecektir. Geleceğimiz için önemli olan fakat farkındalığa dikkat etmeden verdiğimiz bu kararlar, hayatımızı olumlu ya da olumsuz olarak etkileyeceği bir gerçektir. Düşünüp taşınmadan ve farkında olmadan verdiğimiz kararlar, ileride bizim için bazen mutluluk kaynağı olurken bezende mutsuzluğa neden olabilmektedir.

Günlük yaşamda vermiş olduğumuz kararların biri kısmını uygulamaya koymadan bir kısmını uygulama anında bir kısmında daha sonra vazgeçebiliyoruz. Vermiş olduğumuz bu kararlar yerine göre kısa vadede, yerine göre de uzun vadede olumlu ya da olumsuz olarak bize geri dönmektedir. Yıllar önce verdiğimiz bir karar, bazen bize yıllarca mutluluk getirirken bazen de sıkıntılar getirmektedir.

Hayata ve kendimize verdiğimiz değeri gösteren kararlarımız, bizim için ne kadar önemli olduğunu yaşanan sıkıntılarla daha iyi anlamaktayız.  Düşünmeden ve dikkat edilmeden verilen birçok kararlar, bizleri hem bu dünya da hem de öbür dünya da sıkıntıya sokacaktır.

Rasülullah (s.a.v.) buyuruyor ki: "Kendisinden başka ilah olmayan Allah'a kasem ederim ki, içinizde öyle adam bulunur ki, cennet ehlinin ameli ile amel eder ve kendisi ile cennet arasında bir zira'dan (Yaklaşık 50 cm) ziyade mesafe kalmaz. Derken (hükm-i) kitap (yani o yazının hükmü) ona galebe eder, cehennem ehlinin ameli ile amel eder de cehenneme girer. Keza içinizde öyle adam bulunur ki, cehennem ehlinin ameli ile amel eder, kendisi ile cehennem arasında bir zira'dan ziyade mesafe kalmaz. Derken (hükm-i) kitap ona galebe eder, cennet ehlinin ameli ile amel eder ve cennete girer." (Buhari –Müslim)

Karar verirken birçok kez olayın görünüşüne göre karar vermeye çalışırız. Görünüş itibari ile olumlu görünen olaylar bazen olumsuz sonuçlar doğurabilir. Ya da olumsuz gibi görünen bir olaydan da sonuç itibari ile olumlu sonuçlar çıkabilir. Görünüş itibari ile olumlu görünüp sonuç itibari ile olumsuz sonuçlar doğurabileceği ihtimali varsa karar vermeden önce düşünerek ve gerekirse istişare ederek karar verilmelidir. Ya da olayı değerlendirip akıl süzgecinden geçirdikten sonra sonuç için Allah'a tevekkül edip dua etmeliyiz.

Cenab-ı Hak bu konu da Kur'an-ı Kerim de şu şekilde buyurmaktadır: "Bazen hoşunuza gitmeyen bir şey hakkınızda hayırlı olabilir, buna karşılık hoşunuza giden bir şey de hakkınızda kötü olabilir. Allah bilir, fakat siz bilmezsiniz "Sizin hayır zannettiklerinizde şer, şer zannettiklerinizde ise hayır vardır" ( Bakara, 216)

Yine günlük yaşamda birçok kez önemli kararlar verirken zorlanmaktayız. Bu amaçla da vermiş olduğumuz birçok kararı beğenmeyip değiştirmekteyiz. Kararsızlık içinde vermiş olduğumuz kararlarımızın sonucunda bazen sevinir bazen de üzülürüz. Her zaman her yerde sağlıklı karar verebilmek herkes için ideal olsa da hayat şartları insanı bazen karar vermeye zorlamaktadır.

Cenab-ı Hak;"Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır. (İnşirah, 5-6) buyurmaktadır.