Articles by "Mustafa Ak"
Mustafa Ak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bu ninni uyutmayacak cinsten. Osmanlı'nın gözbebeği Balkanların hikâyesi. Sultan Murat ile başlayıp yüzlerce yıl devam eden bir fetih hareketi ile Balkanlarda medeniyetimiz başladı. Bu coğrafyadan gitmemiz de kolay olmadı. Abdülhamit döneminde başlayan isyanlar neticesinde en son Balkan harbi felaketi ve son. Binlerce şehit, yüz binlerce muhacir ve orada bekleyen az sayıda muhafız. Bu hikâyenin ilki Elveda Rumeli olmuştu. Gidişin hikâyesi. Hayat kalanlara daha zordu. Balkanları bekleyen bir avuç gönüllü muhafızın sonraki yıllardaki ideolojik ve dine baskıya direnmeleri de takdire şayandır. Bu hikâyenin diziye dönüşmüş hali: Balkan Ninnisi.   
TRT'nin Salı ekranını süsleyen bu yapım farklı mesajlar içeren bir yapım. Osmanlıdan kalma bir konakta yaşayan Makedon ve Türk aileler. Vardar Nehri'nin ikiye böldüğü ve Fatih Sultan Mehmet Han'ın ismini taşıyan taş köprü hikâyenin sembolleri. Hikâyemiz günümüz Üsküp'ünde geçiyor. Bin atlı akınların evladı Yahya Kemal'in memleketi. Köprünün bir tarafı Türk ve Arnavutların diğer tarafı Makedonların coğrafyası. Elveda Rumeli'nin Sütçü Ramiz'ini Köfteci Süleyman olarak görüyoruz. Derin bir memleket hasreti ve azınlık psikolojisi yaşıyor. Bu nedenle etrafındaki kimsenin Makedonlar ile iş yapmasını istemiyor. Düğün sahnesi sonrası aniden gelişen aşk ve işin içinden çıkılması zor olaylar. Esas kızın adı Jovanka. Annesi tam Makedon milliyetçisidir. Türkleri ve Arnavutları basite alıyor. Eski Yugoslavya devlet başkanı Tito hayranı. Kızının da kendi gibi olmasını istiyor. Bu arada kocası da bu baskıdan nasibini alsa da içten içe Türk hayranı. Dizinin en ilginç tarafı Üsküp'ün tepesine dikilen haç ve Köfteci Süleyman'ın ailesinin Tito yönetimi tarafından yıkılan bir camiyi yeniden yapma hikâyesi. Evlatlarının mimar olup camiyi yapmasını isterlerken Radyo ve Televizyon okuması ailenin ilk şaşkınlığı oluyor. Evladın da amacı camiyi yapmak ama farklı yollarla… Dizi ilk bölümü ile güzeldi yolu açık olsun.      

Senaryoya birkaç ilmi nokta ekleyip yazıyı bitireceğim. Hayat her zaman karşımıza beklediğimiz fırsatları çıkarmaz. Zıtlıklar ortaya koyar. İmtihan oluruz. Aşırı uçtaki iki unsur birbirine ne kadar tahammül edecek veya tavizler verecek. Bir zaman ilmi ve askeri üstünlüğü varken şimdi azınlık konumuna düşen bir toplum nasıl ayakta kalır? Dizinin hikâyesi bu bence. Çoğunluk hiç azınlığı anlamaz mı? Yoksa sağduyulu karakterler her iki tarafta da var mıdır? İlk planda aşk hikâyesi gibi görünen dizinin arka planda tarihi zemini çok geniş. Bana kalırsa kültürel çatışmadan ziyade zamanında birbirleri ile savaşmış ve başkalarının zulmüne maruz kalan iki toplumun hikayesi.  Düşman veya dost değil kaderdaş iki toplum. İzleyip göreceğiz Vardar akıp yolunu mu bulacak yoksa iki aşığa set mi olacak. Hikayenin sonu ne olursa olsun bize ait bir coğrafyayı evimize getirdikleri için bu ekibe minnettarız. Salı günleri saat 20:00'de TRT karşısında olmayı unutmayalım. 

Selam ve dua ile

Mustafa AK
Tarih Öğretmeni

Abdullah bin Mesut Asr-ı Saadet'in Kur'an Bülbülleri arasında müstesna şahsiyetlerden biridir. Mekke doğumludur. Müslümanlığa kadar ki hayatı hakkında pek bir bilinmemektedir. Köle kökenli olduğu ve Mekke ileri gelenlerinden birinin çobanı olduğu bilgisi vardır.

Geldiği sosyal durum itibariyle İslamı erken kabul edenler arasındadır.  Müslüman olan altıncı kişi olduğu belirtilir. İlk dönemden itibaren Kur'an'ı ezberlemeye ve hayatına tatbik etmeye çalışanlardan birisidir. Mekke döneminin işkencenin çok olduğu zamanların birinde Kâbe'de Kur'an'ı sesli bir biçimde okuyanlardan birisi olmuştur. Buna karşılık işkence görmüştür. Habeşistan hicretine katılanlardan birisidir.                                             

Bedir savaşında Ebu Cehil'i öldüren kişidir. Ebu Cehil güçlü ve önde gelen bir müşrikti. Onu öldürenin zayıf ve köle gözüyle gördükleri Abdullah bin Mesut olması kaderin ilginç bir yönüdür. Uhut savaşı sırasında en zor anında bile Hz. Peygamberi yalnız bırakmamıştır. Hz. Peygamber zamanında bütün savaşlara katılmaya çalışmıştır. Kısa boylu ve zayıf birisi olmasına rağmen Allah yolunda cihattan asla geri durmamıştır. Hz. Peygamberin şahsi hizmetinde de bulunmuştur.

Dört Halife döneminde de Kufe'de hazineden sorumlu adamdır. Ayrıca kadılık görevi de vardır. Bu durumlar onun güvenilen bir kişi olduğunu göstermektedir. Ayrıca kendi Kur'an mushafını yazmıştır. Bu durum onun Hz. Osman ile arasının açılmasına neden olduğu ifade edilmektedir. Kufe'de oluşturduğu ders meclisinde fıkıh, tefsir ve hadis alanlarında talebeler yetiştirmiştir. Dinin o günün şartlarına uygulanmasını kolaylaştıran Rey ekolünün kurucusu olduğu ifade edilir. İmam-ı Azam dolaylı da olsa onun talebesidir. Döneminin iktidarı ile yaşadığı sorunlar nedeniyle ilmi ve idari görevleri bırakmıştır. Medine'de vefat etmiştir. Cenaze namazı Hz. Osman veya Hz. Ammar tarafından kıldırılmıştır.

İslam Abdullah bin Mesut gibi kahramanlar eliyle yayıldı. İlmi ve fikri anlamda mücadeleden asla vaz geçmedi. Sevabını Allah'tan umarak yaptığı hayırlı işlerle bizlere örnek oldu. Rabbim yolundan gitmeyi nasip etsin.

Selam ve dua ile.

Mustafa AK
Tarih öğretmeni

Bozahmetli Yörükleri Manavgat merkezli bir aşiret olup Seydişehir, Beyşehir, Serik, Alanya ve İbradı başta olmak üzere pek çok bölgeyi yurt tutmuştur. Konargöçer bir hayat yaşayan aşiretin 1950'ye kadar köy tüzel kişilikleri vardı. Bu tarihte köyleri lağvedilmiştir. Sonraki süreçte nüfus kayıtlarını Konya ve Antalya'nın çeşitli ilçelerine aldırmışlardır. Seydişehir de bunlardan biridir.

Bozahmetli Yörükleri( Düşenbe- Manavgat- Serik- Seydişehir) isimli eser bu aşiretin tarihini özellikle de yörük hayatını en güzel anlatan eserlerden biridir. Yazarın ailesi 1972 yılına kadar yukarıda saydığım bölgelerde konargöçer hayat yaşar. Kıl çadırları vardır. Koyunlar ve keçiler arasında tamamen organik bir hayat yaşarlar. Kendilerine has gündemleri ve kültürleri vardır. Kitapta bunların hepsini anlatır. Kışlak olarak yerleştikleri köylüler ile münasebetleri ve geçtikleri yerlerde gördükleri muameleler ayrıca dikkat çekicidir. Ama zaman ve şartlar insanları yerleşik hayata zorlar.

1972 yılında Seydişehir'in Yeni Cami mahallesinde yerleşik hayata geçerek hayvancılıkla uğraşmaya başlarlar. Yazar okula kaydolduğunda Atatürk'ün resimlerine bakıp onun yaşadığını zanneder. Konargöçer hayatta eğitime fırsat olmadığından Seydişehir'de okuldaki birinci sınıfı iki yılda bitirir. İlk okuduğu öğretmenin ona ilgisizliğini unutamaz. Hayat şartları nedeniyle hiçbir şey bilmiyordur. Ona yardımcı olan da olmaz. Ama sınıf tekrarında karşısına çıkan öğretmeni onunla ilgilenir ve 15 günde okumayı söker. Gazete dergi vs. ne bulduysa okur. Kitabın bu kısmı 70'lerin Seydişehir'ini kültürel yapıyı ve komşuluk ilişkilerini anlatır. Bu anlamda yerel tarih için önemli bir kaynaktır.

Buraya kadar eserinden ve hayatından bahsettiğimiz kişi Hüseyin Acırdı. Görev yaptığım okul olan Tarım Meslek lisesine atölyeleri kazandıran ve bunlardan birine ismi verilen MEB bürokratı. Hangi okula giderlerse unvanlarından çekinilen Bakanlık Müfettişlerinin başkanlığını da yapmıştır. Bildiğim kadarıyla müfettişlik görevi sürüyor. Seydişehir'deki meslek liselerine önemli katkıları bulunmuştur. Ama bana göre ilim alemine en önemli katkısı yazmış olduğu eser. Sosyoloji açısından, Seydişehir'in yakın tarihini bilme açısından gayet mühim bir eser. Rabbim daha nice hizmetler etmeyi nasip etsin. Selam ve dua ile…                          

Mustafa AK                      
Tarih Öğretmeni

Eğitim tarih boyunca toplumları dönüştürmek için kullanılan olgulardan biri olmuştur. Eğitimciler dün nasıldı sorusunun cevabını bu bilim dalıyla arar. Tarihçiler ise geçmişin fikri alt yapısını oluşturan zihniyeti araştırırken eğitimin verilerinden yararlanma yoluna gider. Kısaca bu iki alan birbirini tamamlayan disiplinlerdir.

Yukarıda bahsedilen iki disiplini birleştiren güzel örneklerden birisi de Seyit Harun Anadolu Lisesi Tarih öğretmeni Ercan Arslan'ın "Seydişehir Kazasında İlköğretim Kurumları 1876-1940" isimli eseridir. Eserde ele alınan dönem Meşrutiyet ve Cumhuriyet devirleridir. Bu dönemler tarihimizin en kritik dönüşümlerinin yaşandığı dönemdir. Şüphesiz eğitime etkisi olacaktır. Bu dönemde her şeyden önce inkılaplar yapılmıştır. Yani eğitimin felsefesi kökten değişmiştir. Bana göre kitabın önemli tarafı budur:  Kritik bir dönemin analiz edilmesi.

Yine kitabın konu edildiği mekân da kitap kadar önemlidir. Osmanlı döneminde kaza merkezidir. İç Anadolu ve Akdeniz arasında bağlantı noktalarından birisidir. Beyşehir ile beraber bölgesinde ciddi bir potansiyel oluşturmaktadır. Ayrıca kuruluş hikayesi itibariyle de bölgesinde farklılıklar arz etmektedir. Medine-i Sani olarak ta anılan şehir Türk- İslam büyüklerinden Seyit Harun Veli tarafından kurulmuştur. Yine rivayetlere göre şehrin kurulması emri Hz. Peygamber'den alınmıştır. Tüm bu nedenler ciddi bir birikim meydana getirmiştir. Bu birikim tasavvufi ve ilmi alanda gelişime katkı sağlamıştır.

Eğitim tarihi metinleri sadece okulu ve öğretmeni anlatmaz. O günün öğretmen maaşları ve buna alım gücünün tespit edilebildiğini görmekteyiz. Bu durum ekonomi tarihiyle doğrudan ilgilidir. Ayrıca Gencek, Derebucak vb. yerlerin o gün Seydişehir'e bağlı olduğunu görüyoruz. Cumhuriyet döneminde ilgili yerler Beyşehir ilçesine bağlanmıştır. Haliyle bu sınır değişimi hem idari hem de ekonomik açıdan Seydişehir'e zararlı olmuştur. Bir diğer nokta da o günün öğretmenlerini tanıtan belgelerde müzik aleti çalma durumu, resim ve el işi kabiliyetleri yazılmaktadır. Bugün çok dikkate alınmayan bu durumun Cumhuriyetin ilk yıllarında ne kadar değerli olduğunu görmekteyiz. Yine köy okulunun birinde kız çocuklarının evlilik nedeniyle okulu bırakması dönemin sosyal yapısını aydınlatacaktır.

Tarih hiçbir zaman geçmişte kalmadığı gibi, bugün de konuşulmaya devam etmektedir. 19. Yüzyılın Seydişehir'indeki eğitim kurumları isim, bina vb. değişikliklerle günümüzde kullanılmaktadır. Muhtemelen gelecekte de böyle olacaktır. Yöremizin tarihine ışık tutan bu kitabın okunması tavsiye olunur. Selam ve dua ile.

Okul kitaplarımız Anadolu'yu yurt edinen beylikleri sayarken 15 civarı beylikten bahsederler. Ancak tarihte bu bahsedilenin en az 3 katı kadar Türkmen beyliği bu coğrafyada hüküm sürmüştür. Bir kısmı siyasi anlamda varlıklarını başka beyliklerin yardımıyla devam ettiren bu siyasi yapılar kültürel anlamda ciddi izler bırakmışlardır. Eşrefoğlu gibi bir cami olmasa beyliğin bütün icraatı üç satıra sığacaktı. Bu misale Orta Anadolu'da hüküm süren Turgutoğulları en iyi örnektir.

Turgutoğulları; coğrafyamızda izleri olan bir beyliktir. Turgut ve Bayburt isimli iki kardeşten Turgut'un soyundan gelen bir beyliktir. Beyliğin kuruluş yeri Beyşehir Karahisar köyüdür. Beylik Beyşehir, Seydişehir, Ilgın, Doğanhisar, Yunak civarında egemenlik kurmuştur. Bugün Yunak ilçesine bağlı Turgut isimli bir belde mevcuttur. Yine bu coğrafyada Turgut benzeri soy isimlerinin varlığı tarihi köklerimize işaret eder. Turgut beyliği zamanla Karamanoğulları devletinde yönetici aile olmuştur. Karamanoğulları, Osmanlı ile Türk siyasi birliği noktasında en ciddi mücadeleyi vermiştir. Karamanoğulları kendilerini Selçuklu devletinin varisleri olarak görmüşlerdir.

Konya'dan Manisa'ya Anadolu coğrafyasının her yerinde bu beyliğe ait izler bulmak mümkündür. Ilgın ve Sarayönün'de beyliğin yöneticilerinden Pir Hüseyin Bey tarafından yaptırılan camiler vardır. Bunlar da kendi içlerinde Selatin Camii sayılabilir. Yine Seydişehir'de Seyit Harun Veli Camii avlusunda Turgutoğlu Rüstem Bey'in oğlu Ali Bey'e, Rüstem Bey'in kızı Dürrühund Hatuna, Turgutoğlu Emir Bey'in kızı Sultan Hatun'a ve Yusuf isimli bir kişiye ait mezar taşları bulunmaktadır. 15 ve 16 yüzyıllardan kalma bu mezar taşları coğrafyamızda hakim olan bu beyliğe ait kadim eserlerdendir 

Her insan kökünü geldiği yeri merak eder. Ben kimim, nerden geldim. Ailemin geçmişi ve yaptığı varsa olumlu işleri incelemek ister. Aslında öğrenme ihtiyacının ortaya çıkardığı bu merak kişilerin ilmi eserler ortaya çıkarmasını sağlar. Yerel tarih genelinde ise tarih araştırmalarının özü budur. Atalarını öğrenmek. Kimi bunu üstünlük meselesi olarak görür. Kimisi de atalarına yönelik vefa borcunu öder. Mustafa Kaygısız da hem polis hem tarihçi gözüyle kendi coğrafyasının tarihini araştırmaya koyulmuş. Kendi ailesinin tarihini Turgutoğulları Orta Anadolu'nun Türkmen Beyliği ismiyle kitaplaştırmış. Merak eden okumak isteyenlere tavsiye olunur.             

Selam ve dua ile                                                                                                

Malum sosyal medya çağında yaşıyoruz. İnsanlar Instagram, Facebook ve Twitter profillerinde sevdiklerinin isimlerinin baş harflerini yazıyorlar. A, B, C, D……. Harfleri ve yanına tanışma tarihlerini filan ekleyip ey vatandaş benim sahibim var diyorlar. Altı ay önce o kişi profiline farklı isim yazdıysa bilmeden. Özentiden veya gizemli olduğunu düşünüyoruz herhalde. Hatta hiç sevgilisi olmadığı halde sırf benlik tatmini içün yazanlar da var. Hayata bakış açımız az sağdan ise Arap harfleri ile de yazanlar oluyor. O da ne sevdiğinin adı P ile başlıyor. Ne yapacağız. Benim bildiğim Arapçada P yok. Bir de bakıyoruz ki İranlı kardeşlerimiz dillerine uygun şekilde P harfi üretmişler. B'ye nokta eklemişler. Çözüm bulunmuştur. Ya W olsaydı. Tamam, Vesile, Vahide var da çift V ne oluyor ki. Yoksa V harfli iki kişi birden mi? O harfi yalnız yabancılar kullanıyor. O zaman kaptırdık yabancı ellere desene. Ya da sevgilisi hayata tersten bakmayı seviyordur. M harfini tersten yazınca bir bak alsana W. Belki de kızımız Woswos sevdasını yazmıştır oraya. Odun gibi erkeklerdense tosbağayı tercih ederim diye. Ezcümle aşka, sevdaya alfabe yetmez azizim. Sen gönlüne kazıyacaksın o ismi. Diğer türlü hepsi boş maalesef.

ÖZDEMİROĞLU OSMAN PAŞA

Taşradan gelen adeta bulundukları yerlere gelirken tırnaklarıyla kazıyan bilim adamlarını severim. Sosyal bilimler özellikle tarih bu tip adamların sevdiği alanlardır. Ülkenin insan madeni olan Toroslar coğrafyasından Hüseyin Muşmal, Mustafa Demirci, Merhum Ramazan Tosun ve onlarca ilim adamı yetiştirmiştir. Bir öğrencimin akrabası olduğunu sonradan öğrendiğim Güneysınır Aydoğmuşlu Hacı Mustafa Eravcı Hoca da bunlardan birisi. Onun Özdemiroğlu Osman Paşa ile ilgili yazdığı biyografi Osmanlı bürokrasisini ve tarihini merak edenler için küçük ama dolu bir kitap. Paşanın Mısır'da yetişmesi, Habeş beylerbeyliği, Yemende yaptığı hizmetler, Basra, Ahsa ve Diyarbakır görevleri tarihsel sıra içinde anlatılmış. Onu Şark Serdarı yapan ve tarihte hak ettiği unvanın verilmesini sağlayan Kafkas- İran savaşları da kitapta anlatılmış. Osmanlı bürokrasisinde yükselmenin yolları ve paşanın devlet adamlığına yönelik bilgiler kitabın son kısmında yer alıyor. Paşa hakkında yazılan şiirler ve fetihnamelerden de bölümler sunulmuş. Akçağ yayınlarından çıkan bu kitap tarafımızdan tavsiye olunur. 

Selam ve dua ile.


             

İnsanoğlu kainata ayak bastığından beri, insanı ayakta tutan vazgeçilmez tek duygu sevgidir. Sevmek, sevebilmek ve sevilme beklentisi bizleri diğer yaratılmışlardan ayıran en mühim kabiliyetimiz. Sevgimiz de çoğu zaman noksan olsa da "Size Allah rızası için muhabbet gösterenler" sayesinde eksikleriniz göze batmaz. Tabi bu da sevgi sayesinde olan bir haldir.

Sevda ise Arapçada siyah anlamına gelir. Kabe'de bulunan Kutsal taşın adı renginden dolayı Hacer'ül Esved yani siyah taştır. Arapların bu manaya getirdiği kelimeyi Türkler daha da geliştirmişlerdir. Sevginin aşırılığını vurgulamak için Kara sevda demişlerdir. Bizim dile çevrildiğinde kara kara gibi anlamsız bir ifade olsa da mevcut durumu anlatan doğru bir tabirdir. Burada kararmak derken gönlün kararması kast edilmez. Sevginin büyüklüğü nedeniyle gözün ve gönlün başkalarına karşı kapanmasıdır önemli olan. Göz o kadar kararır ki sevdiğinden başkasını göremez görmek te istemez. Hatta sevdiğinin nitelikleri önemli değildir. Bütün alemin çirkin dediğine sen güzel dersin. Tam anlamıyla bu durumdan bahsediyorum. Baktığın yerde onu görmek ve her yerin onu hatırlatması…

Sükût, sözlük anlamı olarak düşme suskunluk anlamlarına gelir. Eskiler derler ki " Sükût ikrardan gelir"  . İnsan diline gelen hakikatleri bazen susarak ifade eder. Hatta derin sessizlikler arkasında nice sözler barındırır. Ahir ömründe insan suskunluğundan da anlaşılmak ister. Anlaşılma isteği fiziki ihtiyaçlardan ziyade manevi bir eksikliğe de yöneliktir. Der ki ben susuyorum siz suskunluğuma çare olun. Ya da hal dili lisanının önüne geçer. Çoğu zaman sevdası da insanın ağzını kilitler. Susar, sükût eder. Anlaşılmayı yani sevilmeyi bekler. Belki sevdasını anlatmanın en zarif yolunun susması olduğunu düşünür. Sessizce bir kenarda anlaşılmayı bekler. Kimseyi rahatsız etmez. Tek kişi onu anlayacak mı onu düşünür. Maalesef anlayan da olmaz. Anlamak isteyen de.

Sevdamız gönlümüze aydınlık, bizler için hayır getirsin. Rabbim dilimizi de gönlümüzü de hayrına memur eylesin. 
Selam ve dua ile 

Seçmeli dersler; eğitim kurumlarında zorunlu olmayan yani okunup okunmaması kişinin isteğine bağlı olan derslerdir. Kişiler her istediği dersi seçemez. Dersleri okul türleri belirler. Yani İHL'de okuyan bir öğrenci "Kültür Mantarı" yetiştirme dersini isteyemez.

Bu konuya Cuma Hutbelerinde değinilince haliyle eleştiriler oluyor. Bir de belirli derslere yönlendirme yapılınca. Bu durum elbette mahalle imamımızdan kaynaklı değil. O amirinden, amir de daha yukarıdan silsile yoluyla emir alıyor. Bence anormallik yok. Ülkede siyasette etkin olan güçler değiştikçe hutbeler, dilleri ve içerikleri değişir. Çünkü hutbeler devletin görüşünün cami cemaatine aktarılmasıdır. Bunu Resulullah'ta böyle yapmıştır. 80 yıl önceye sesimiz çıkmıyorsa bugüne de çıkmayacak. Daha doğrusu rajon bu. Bu mesele de mahalle imamımızın vb. dahli olmadığını bildiğimize göre bu noktayı bitiriyorum. Hutbedeki düşünceye samimi olarak katılanlar olduğu gibi, beni ilgilendirmez diyenler de olacaktır. Ya da bizim kız İngilizce öğretmeni ek ders lazım İngilizce dersi seçilse daha iyi olurdu diyenler de olacaktır. Saygı duymak lazım.

Peki diyanet bu konuda sadece yönlendirme mi yapmalı. Asıl görevi bu mu? Sorunun cevabı bana göre Hayır.  Diyanet günümüzde İslami ilimler ile ilgili ders kitaplarını incelemeli ve güncellemelidir. Kitaplar Kur'an ve sünnete uygun bilgiler içeriyor mu? Müfredat güncel dini sorunlara cevap verecek şekilde düzenlenmiş mi? Bu sorularda eğitimci metodu belirler. Yani nasıl öğretelim. İçerik ise diyanet ve ilahiyatların kontrolünden geçmelidir.

Genel olarak ders seçimleri okul türü, ihtiyaçları, öğretmen kadrosu, öğrenci ve velilerin istedikleri doğrultusunda belirlenmektedir. Hatta en özelde öğretmeni olan ders seçilmektedir. Fizik öğretmeni olmayan bir İHL dışarıdan alıp alamayacağı belli olmayan bir Fizik öğretmenine güvenip bu dersi seçmez. Elinde meslekci varsa meslek dersi, tarihçi varsa tarih dersi seçer. Genellikle elindekini vermek istemediği için onun dersini artırır. Şartlar gereği bu uygulama yapılır. Bunu da eğitimle ilgili herkes bilir. Mahallenin imamı dâhil. Kimse de eleştirmez. Çünkü uygulanabilir olan tercih edilir.       Bana göre, öğrenci, veli, devlet ve mevzuat gibi noktalardan sıkıştırılan idarecilerimiz her zamanki Türk aklıyla herkesi memnun eden ama kimseyi tatmin etmeyen çözümler bulur. Mesele bir seneliğine de olsa kapanır. Olan bu meseleler arasında kaynayıp giden doğruluk, dürüstlük vb. ahlaki kazanımlara olur. 

Selam ve dua ile                                                                                                              

TRT Belgeselin yeni dizisi: Tarihin efsaneleri. Yakın zamana kadar alınan ama şimdiden sonra alınmayacağı söylenen faturalardaki TRT payının yerine gittiğini gösterebilecek bir yapım. Bir zamanların Savaşın Efsaneleri gibi dizi film tadında yapılan bir belgesel. Zaten aynı ekip tarafından yapılıyor. Bu defa kahramanlar bölümlük değil. Dizi formatında olacak. Normal diziden farkı senaryo olmaması bana göre. Tamamen tarihi gerçekler anlatılmaya çalışılır. Diziler senaryodur ve senaristin hayal gücüdür. Tabi dizilerde yönetmenin anlattığı senaryoyu izlersin. Bazen senarist bile yazmadığını izleyebilir.                                                                                         

TRT Belgeselin bu yeni dizisi Allah'ın Kılıcı Halid bin Velid'i anlatıyor. Muhtemelen Tarihin Efsaneleri ilk onunla başlayacak. Eğer tutarsa başka efsane komutanlar ile devam edecek. Burada yalnızca bir savaş değil kişinin hayat hikayesi tamamen ele alınacak. Peki neden Halid? Bana göre ilk neden onun karakteri. İman ettikten sonra liderliğine oynadığı bir toplumu tamamen geride bırakıyor. Burada makam, mevki ve güç gibi günümüz insanının taptığı unsurlar olduğunu söyleyeyim. İkincisi çıkar için değil gönülden bağlandığı için yoldadır Halid. Yani zorla Müslüman olmamıştır. Gidecek yeri olmadığı için değil kendi isteği ile buradadır. Diğer türlü amcası Ebu Cehil'in yolunda ölür giderdi. Üçüncüsü hem kavga adamıdır aynı zamanda gönül adamıdır. Mute'de en ön saftadır. Mekke fethinde müşriklerle savaşan tek kişi de odur. İlim tarafı kuvvetli değildir. İslam tarihinde kılıcın kaleme baskın geldiği nadir şahsiyetlerdendir. Kılıcın simgesidir. Seyfullah'tır. Allah'ın kılıçlarından biridir. Geç girdiği İslam davasında hayatının sonuna kadar mücadele etmiştir. Suriye, Irak ve İran tüm cephelerde yenilmezliğin adı Halid olmuştur. Davasına aşık bir adam olduğu için bu nimetler verilmiştir. Hz. Ömer ona sıradan bir asker olmayı emrettiğinde elindeki askerle Medine'yi yerle bir edebilecekken o "Sıradan bir neferliği komutanlığa tercih etmiş" hak davasında yolundan gidenlere bir meziyet daha kazandırmıştır….

Bana göre bu belgeselin başlangıcı için seçilebilecek en sağlam kişi seçilmiştir. İnşallah başka model şahsiyetler ile siyasete bulaşmadan devam eder. Belgesel danışmanları da alana hakim kişiler. Bu tip yapımların artması en büyük dileğim. 

Selam ve dua ile

Hakkı Balcı ile bir öğretmenler günü yemeğinin ardından ayaküstü sohbet etmek imkanı bulmuştuk. Aradan birkaç yıl geçti. Okul kütüphanemizde " Seydişehir Hatırası" isimli eserini görünce alıp okumaya başladım. "Bir Şehir Rehberinden Daha Fazlasıydı. Şehre ait olan ne varsa geçmişten günümüze pek çok kıymetli bilgi içeren bir kitaptı. Şehrin kuruluşu, tarihi, coğrafyası ve edebiyatı akla ne gelirse bir parça vardı. Yörükleri, Değirmenci sakinleri, yerlisi ve Etibankçısı ile Konya'nın serhaddin de bir gül goncasını anlatıyordu. Şehre emek veren kim varsa kaymakamlar, belediye başkanları ve milletvekilleri hakkında bilgi veriyordu. Sporun her dalı, sanat ve kültüre dair pek çok bilgi buldum. Seydişehir'de çıkan gazete, dergi vd. basın yayın organı o kadar çokmuş ki okuduğumda ben bile vay be dedim. Seydişehir ve Seydişehir'e dair pek çok bilgi bulacağınız bir kaynak. Şu an bir başlangıç sonrası mı bu işin bir şehir hatta bölge ansiklopedisine dönmesi lazım. Bence okunması gereken bir kitaptı. Kadı kızında da olacak kusurlara gelelim. Din adamları, müftülere bana göre yer verilmesi lazımdı. Çünkü din adamlarının şehre olan katkıları incelenmeye değerdir elbette…

BİR BOZKIRA, BİR BEYŞEHRİNE…
                                                                                                         
Malum tarih boyunca Toroslarda üç kardeş şehir vardı. Beyşehir, Seydişehir ve Bozkır… 

Kimi zaman küsseler de aynı babanın evlatları Türkmen çocukları olan bu şehirler ülkemize pek çok değer üretmişlerdir. Diyorum ki birileri bu şehirler içinde hatıra kitabı yazıp isimlerini tarihe yazdırsalar. Hatta bir bölge ansiklopedisi olsa keşke.. İçinde yaşamadığım için Beyşehir'i pek bilmem. Ama Bozkırı iyi yazar iyi anlatırım. Bir Bozkır kitabımız olsa. İçinde Aygırdan, Ağaç Tepesine ve Zengibar Kalesine Bozkır olsa. Basında Yakup Çetin'i, Yunus Yılmazıyla, eğitimde yılların Ali Kemal Hocasının biyografilerini yan yana bulabilsek. Hayırda yarışanlarda Mehmet Özakan'ı, Bozkırlılar vakfını ve Bimder'i okuyabilsek. Okullarımız İHL, MTAL'si , Düz lisesi hepsinin kuruluş hikayeleri olsa içinde. Hz. Aişe Kur'an Kursu, yetişen hafızların icazetlerini içinde bulabilsek. Hayata dokunsa Haydar Leylek, Bekeleli Bakı dayı, çay boyundaki kahvehanelerimizi anlatsa. Bir sayfasında Işıklarlı Kadir Hoca diğer sayfasında Osman Güleç yer alsa. Kim bu Veli Demiröz ki okullara ismi veriliyor sorusunu hemen cevaplayabilsek.

GÜN OLUR ASRA BEDEL 

20 ve 21. Yüzyılı idrak eden günümüz insanı geçmişinin köşe taşlarını nisyana mahkum etmeyip hatıraları ile yükselse. Çoğu zaman mezar taşı, az da olsa eseri ile anılacak olan insanoğlunun faydalı işlerini kayda geçirse. Bu yolda çaba gösterip eser ortaya koyan Hakkı Balcı abimize teşekkür ederim. Şehirlere ruh veren abide şahsiyetleri anlatan eserler Bozkırıma ve Beyşehir'ime de  nasip olsa. 

Selam ve dua ile
 

Klasik bir slogan olsa da hayatın pek çok yerinde sorunlara önerilen sağlam bir reçetedir. Eğitim nitelikli insan gücü yetiştirmekten iyi vatandaş olmaya kadar her yerde şarttır. Ama şiddetin önlenmesinin en etkili yolu eğitimden geçer.

İnsanoğlu ailesinden başlayarak etrafını model alır. Gözlemler yapar. Notlarını alır. Hangi davranışların pekiştiğini hangisinin cezalandırıldığını görürse kendini ona göre ayarlar. Şiddet eğilimi de bu şekildedir. İnsanlar çevrelerinde şiddet eğilimli insanların teşvik edildiğini görürlerse şiddeti zamanla benimseyip davranış kalıbı haline getirebilirler. Çünkü şöyle bir savunmaları vardır. Ama ne yapayım Herkes böyle. Kaba kuvvet olmadan sonuç alamıyoruz. Adaleti ancak şiddete başvurarak sağlayabiliyoruz. Bunların tamamı hayatın içinde öğrenilen kavramlardır. Eğitim şiddeti önlemek için kullanılabileceği gibi şiddetin tek çözüm yolu olduğu fikrini de verebilir. Bunun nedeni verilen eğitimin özelliğidir.

Örneğin kadına karşı şiddet konusunda kadının kendinden farklı bir ruh taşıdığını bilen bir erkek onun dokunulmaz olduğunu bilir. Evli çiftlerin bile birbirlerine şiddet uygulamaları yasaklanmıştır. Şiddet kapsamına yalnız fiziki değil aynı zamanda psikolojik şiddet dahil edilmelidir. Yıldırma, baskı, mobbing, sosyal leke vb. şiddetin alt kollarıdır. Hatta bunlar fiziki şiddetten daha etkilidir. Burada şiddet uygulayan bireye şunu sormak lazım aynı şeyler sana yapılsa ne derdin? Toplum içinde şiddete eğilimli olan insanların bahaneleri de vardır. Psikolojim bozuk. Hangi hastalık sana Allahın emaneti olan canlılara zarar verme yetkisi verir? Hastalık bir bahane midir? Tedavi olunmuş veya tedaviye uğraşılmış mıdır? Tüm bunları yapmadan çevrene zarar verirsen zalim ve muzur kişilik olarak yaftalanırsın.  Çözüm yine eğitimden geçer. Psikolojik rahatsızlıkların tedavisinin olduğunu ve bu şekilde hayatını sürdüremeyeceğini bilen insan tedavi çözümü arar. Bunları öğretecek olan da eğitim ve eğitimcilerdir.

Günümüz dünyasında şiddet aynı zamanda siber zorbalık şeklinde ortaya çıkmaktadır. Sosyal medyadan rahatsız etmeler, sürekli mesajlar psikolojik anlamda şiddettir. Bu şiddet sadece kadın erkek değil, öğretmen- öğrenci, öğretmenlerin kendi aralarında da ortaya çıkmaktadır. Siber suçların kaynağının zor bulunacağının zannı insanları bu yönde şiddete teşvik etmektedir. Yani şiddet aynı kalsa da yöntem değişmektedir. Çözüm ise eğitimden geçer. Esaslı ve tek çözüm budur. Model olma ve model almayı teşvik edecek davranışlarda bulunma ebeveynler başta olmak üzere insan yetiştiren herkes için tek çözüm yoludur.  Yapma demek yetmez yapmamak ve yapmadığı kötülüğün iyiliğe döndüğünü göstermek değişmez çözümdür. 3 yaşındaki çocuğunu döven baba atasından Kızını dövmeyen dizini döve sözünü duydukça yaptığı işten cesaret alacaktır. Elbette halk nazarından bunları silmek mümkün değildir. Mesela dayak cennetten çıkmadır sözü dayağın yani şiddetin cennette yerinin olmadığını vurgulayan bir sözken toplum hayatımızda cennetin bir parçası gibi gösterilmesi maalesef şiddet eğilimimizi dine dayandırmaktan öteye geçmez. Hepimizin içinde şiddet eğilimi var. Bunu dizginlemenin farklı yöntemleri var. Spor bunlardan birisidir.  Kum torbası yumruklamak insan yumruklamaktan daha sağlıklı değil midir?

Yakın zamanda şahit olduğum bir olayı anlatarak yazımı noktalamak istiyorum. Trafikte yaşanan bir tartışma sonucu bir öğretmen arkadaşımızın parmağı kırılıyor. Kendisi ile aynı araçta bulunan bir yakını yaralanıyor. Kullandıkları aracın zarar görmesi bir tarafa bu arkadaşımız okula kendisi gidip gelemiyor. Bu şiddeti uygulayanlar bir zaman bu coğrafyayı yöneten insanların evlatları. Bu noktada mum dibine ışık vermezden tutun da bizi idare edenler bu haldeyse biz ne yapalım sorusu gayet yerinde bir soru olacaktır. Elbette kimse evladının yaptığı kötülükten doğrudan sorumlu değildir. Dolaylı sorumluluk ise tüm toplumundur. Yine de karamsar olmaya gerek yok. Eğitim tüm sorunlara çözüm olmasa da şiddeti önlemenin en etkili yolu. Son nefesimize kadar eğitim şart…

Kimi ona Müslüme dedi. Kimi gülyüzlü anlamında Gülcemal dedi. Hayatı gibi ismini de kısalttılar. "Gülce" dediler. Konya'dan Hadime giderken Kızılçakır köyü var. Onun yazısında nohut biçerken karşılaştık onlarla. Bildin bilemedin 20 aile varlardı. Torosların son göçerleri. Malum yazıdakiler pek sevmez göçeni. Ama onlar farklıydı. Aynı dinden aynı soydandık. İçlerinde 3-4 yaşlarında yanakları allı güllü bir minik vardı. Kendi halinde oynuyordu. Bugün yok aramızda. Elbette cennet kuşu oldu. Ama bu hikaye ya böyle bir son olmasaydı? Ne olurdu onun hayalidir… 

Göçerin kızı okumaz derler. Ama o hırs etti okudu. Yazın dağlarda kışın evinde zar zor bitti ortaokul. Sınava girmek istedi. Hayali barajı olan şehirde okumaktı. Sonrası zaten gelecekti. Türkçe öğretmeni ile beraber sınav başvurusunu yaptı. Annesinin desteğiyle sınav zamanı köyünde kaldı. Sınava girdi. Artık istediği yere gidebilirdi. Çünkü hayallerine bir adım daha yakındı. Barajı olan şehri Ermenek'i kazanmıştı. Gördüğü kaç şehir vardı ki. Ama orada su vardı. Kurnalardan cılız akıp koyunların içip, insanların ibriklerle doldurduğu çeşmenin yerine köyünden daha büyük bir su. Ermenek fen lisesi küçük dünyanın büyük mekânı. 4 yıl göz açıp kapayıncaya kadar geldi geçti. Şimdi ise büyük sular okyanuslar istiyordu gönlü Gülce'nin. Geçen yıllarda hayalleri de kendi de büyümüştü. Obanın küçük kızı, İstanbul yollarındaydı. Gidip kendi gibi çocuklara geçtiği yolları ve insan hikâyelerini anlatmalıydı. Ömrü göç yolunda geçmişti. Neticede mezun olmuştu. Ailesi mezuniyet programına yeni İstanbul işi elbise ile gelmek istedi. Gülce'nin gönlü razı olmamıştı. Kendisini büyüten anası obada nasıl giyiniyorsa oraya da öyle gelmeliydi. Hayatının en güzel günlerinden birini geçirmişti. Daha güzelini yine bir göl kıyısına kadim Türkmen diyarı Ahlata atandığı gün yaşayacaktı. Bu onun için ve onun gözündeki umuda ihtiyacı olan öğrencileri için yeni bir başlangıç olacaktı…

Yazar yine bir yolda giderken Kızılçakır levhasının orada cinayet haberini duydu. Gülce'ye kıymışlardı. Artık cennet kuşu olmuştu. Gülce bu hayalleri yaşayamadan bebe yaşta ömrünü tamamlamıştı. Konuşamadan derdini anlatamadan. Neyin hedefi olduğunu bilemeden. Yazar göz yaşlarını içine akıttı ve şu notu düştü tarihin sayfasına." Göçe aşinaydı ruhu. Anne karnında başlayan yolculuğu çocukluğa çocukluktan gençliğe oradan olgunluğa ve ihtiyarlığa kadar uzanacaktı. O yolun başında dünya imtihanını tamamladı ve cennet kuşu oldu." 

Ramazan Kemal Haykıran 'ın merakla beklediğim kitabıydı. İlim aleminde iki güçlü tez vardı. Moğol ajanı, Selçuklu döneminin işbirlikçisi dillere varmasa devrinin Fetö'sü bile diyecek bir görüş. Bir de Mevlana'yı sütten çıkma ak kaşık olarak değerlendirip göklere çıkaran bir görüş. Yazar kitabında bu iki görüşün ılımlı yönlerini sentezliyor. 

İlk görüşü ilmi olarak ispatladığını iddia eden Prof. Dr. Mikail Bayram'ın fikrine saygı duyarak başlıyor. Hatta bu görüşten hareket ederek diyor ki dedikleriniz doğru ama arka planı var. İkinci görüş sahiplerine de şu mesaj veriliyor. Evet Mevlana sizin dediğiniz gibi ama bu günün sınırlarını aşan bir insandı. İleri görüşlü olduğu için Moğolları ileride Müslüman olacak bir millet gibi görüyordu. Yani tehlikenin geçici olduğunu biliyordu. Çünkü o deneyimi Belh'te yaşamıştı. Moğollara karşı çıkan Ahiler ve Türkmenlerde zaman içinde Mevlana ile beraber Moğolların hakimiyetini kabul etmiştir. Kitap bu yönüyle iki tezin sahiplerine de göz kırpan ve görece objektif bir kitap. Okunması tavsiye olunur.

GÜZEL İNSANLAR GÜZEL ATLARA BİNİP GİTTİLER

Evet, bu söz pek çok insan için söylenen ama az kişinin içini doldurabildiği bir sözdür. Gün itibariyle ebedi hayata hicret eden şair Sezai Karakoç sözün içini dolduran şahsiyetlerden biriydi. Felsefe, şiir ve siyaset bu üçlüyü şahsında birleştiren "Mütefekkir" kelimesinin vücut bulmuş haliydi. TV dizisinden önce Dirilişi hayal etmiş kurgulamış ve metne dökmüştü. Fikirlerini anlayacak az adam olduğu için partisi olduğunu bilen kişi sayısı bile çok azdır. Edebiyat ve fikir dolu bu ruh Maliye yani milletin parasının hesabı ile uğraşmıştı. 

Mehmet Akif misali hayata olması gerektiği yerden başlamamıştı. Ama gün olmuş su akmış yolunu bulmuş. Her kesimden insanın saygı duyduğu bir mütefekkir ilmini ameliyle tamamlamış samimi bir Müslüman olarak dünya görevini tamamlayıp ahirete gitti. Bize bir nesil Diriliş nesli bıraktı. Asım'ın nesli ile aynı yolda yürüyecek sağlam iradeli bir nesildi onunki. Dindar olacak ama aklı kıt olmayacak. Okuyacak anlayacak ama kalıbını kıracak bir nesil hayali vardı. Kur'an ve sünnet çerçevesinde yaşayacak ve tam manasıyla asrın ilmini aklına kazıyacak model insan düşüncesi vardı. Anlattı konuştu yaydı. Anlayanı azdı ama seveni çoktu. 

Allah rahmet eylesin. Selam ve dua ile

Mustafa AK
Tarih Öğretmeni

Gün geçmiyor ki ülke gündemini sarsacak videolar dolaşıma sokulup medya mahallesine ağzına sakız edilmesin. Yakın zamanda muhtemelen bir kreşte çekilen "Osmanlı ve Cumhuriyet kadını" mukayesesi akıllara zarardı. Birinci husus verilen örnek ve dil karşıdaki kitleye uygun değil. Dahası o kıyası hiçbir yaş grubuna yapamazsın. Oldu mu oldu. İkincisi biz öğretmen adaylarına baya ciddi sınavlar yapıyoruz. TBMM kaç vekil var. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısını kim atar. Hepsini ezberletiyoruz. 

İnsanlar sınavda bu soruları çözüyorlar. Ama bu insanlara şunu öğretemedik. Kıyas yaptığın insanlar çarşıda pazarda bir arada dolanıyorlar. Akrabalar muhabbet ediyorlar. Bu gerçeğe rağmen sen küçük çocuklara insanlara kılık kıyafetinden dolayı düşman olmayı öğretiyorsun. Tam tersi örneklerde mevcut elbette… Üçüncü örnek tarih bilinmiyor. Evet öğretmenlerimize tarih anlatıyoruz ama Türk insanının dün nasılsa bugünde öyle olduğunu anlatmıyoruz. Kadın ve erkek düşünceleri, tavırları hiç değişmedi. Cahiliye döneminde de, Hz. Peygamber döneminde de insanlar karakter yapılarına göre davranıp ona göre giyiniyordu. Elhasıl bugünden hiçbir farkı yoktu. Özetle kimsenin bu milleti provoke etmeye ve ayarlarıyla oynamaya hakkı yoktur. Olamaz da.

SAHTE DOÇ'A DAİR

Memleket olarak en büyük eksiğimiz olan diplomasız akademisyen bulundu. Bu akademisyen Aksaray üniversitesinden çıktı. Haydi diyelim dayısı amcası vardı bir yerlerde. İşi kitabına uydurdu. Bir kişinin bile Doç'un Youtube'a verdiği röportajın hangi kanala verdiğini bilmemesi mümkün değil. Hep beraber bunu atladık. Bir şekilde referans oldular. Görenler kör, kulaklar sağır oldu. Terörle mücadelenin yoğun olduğu bir dönemde o kanala mülakat veren bir kişiye arka çıkmakta büyük maharet. Hak edenin, sınav ve mülakat gibi zorlu süreçlerle bir yerlere gelebildiği, binlerce öğretmenin atama beklediği günümüzde diploması olmadan Doç olmak büyük başarı. Önemli bir noktada şu insanların çoğu zaman 50-60 km öteye ayda 2 bin tl'ye ücretli öğretmenlik yaptığı günümüzde Sahte Doç'umuza ödenen ücretler geri alınarak hak edilen yerlere harcanması zarurettir. 

Selam ve dua ile

Ters algı tekniği ifadesini Ercan Harmancının bir yazısında okumuştum. Aslında yalan olan bir haberin gerekli motif ve algı oyunları ile gerçekten daha öte gerçekmiş gibi anlaşılmasını sağlayan bir teknikmiş. Bu ters algı tekniği twitter kaynaklı olarak Bozkır için de kullanılmakta. Trol olarak belirtilen sahte hesaplar üzerinden yakın bir zamanda Bozkırda taciz var parolası ile dolaştırılan bir haber vardı.

Bozkırda üniversite de okuyan kız öğrencilerin taciz edildiği, polisin ve jandarmanın öğrencileri suçladığına dair haberler dolaştırılmakta. Bu şekilde hem devlet, hem ilçe halkının tamamı töhmet altında kalmaktadır. Kısaca bir taşla kuş katliamı oluyor. Şahsen bu çalışmanın siyasi zemini olan kara propaganda ve yalan haber olduğunu düşünüyorum. Şu nedenle; yurt eylemleri ile devlet aciz ve zor durumda gibi gösteriliyor.

Pandemi süreci devam ederken pek çok kurum hala uyum sıkıntıları yaşıyorken eski düzende olduğu gibi ortam oluşması mümkün değildir. Elbette her şey eskisi gibi olamaz. Olmasını beklemek imkânsızı istemektir. Devletse yapsın demek te çözüm değil. Devleti de ayakta tutan insan iradesi sonuçta. İkinci bir hususta milliyetçi muhafazakâr kimliği ile bilinen bir yer de taciz, ülkenin başka yerlerinde yurt vb. meseleler ile devlete karşı insanları kışkırtma siyasetinin olduğunu düşünüyorum. 

Mekan olarak Bozkırın seçilmesi de tarihi kimlik ve siyasi koşullar göz önünde bulundurulduğunda şüphe çekmektedir. Ben şahsen münferit olaylar haricinde Bozkırda güvenliğe dair olumsuz bir şey söyleyemem. Hatta en son dayı meselesine kurumların ve insanların sahip çıkması oldukça mühimdi. Peki ya olamaz mı? Sosyal medya ahalisi yalan mı söylüyor? İhtiyatla yaklaşmak ile beraber her memlekette yanlış insanlar var ve bu dünya cennet değil. Birkaç kişinin yanlışını nasıl İzmir'e veya Malatya'ya mal edemiyorsak Bozkıra da mal edemeyiz. Büyük şehirlerin çoğunda insanlar nerdeyse yürekleri ağızlarında gezerken taşrada zaten ekonomisi öğrenciye dayalı yerleri genellemek sadece bu dünyada değil ahirette de insanları sorumlu bırakır. 

Bu arada çuvaldızı yine kendimize batıralım. Ya ama işin içinde şunlar, şunlar var. Onlara laf etmeyelim, ya da onlar değil de başkalarına kalsın iş, düşüncesiyle savunmaya kalkmak Bozkırlının kendine yapacağı en büyük kötülük olacaktır.

Moğollar deyince akla ne gelir? Bağdat'ta kıpkırmızı akan bir nehir.  Yıkılan mabetler. Ağlayan insanlar ve İslam medeniyetini yıkan durmak bilmeyen bir halk. Cengizhan ve Hülagü zapt edilemeyen kaleleri alan komutanlar. Hatta aha kıyamet geldi. Yecüc ve Mecüc ortaya çıktı meselesi. Daha neler neler. Bugünkü yazımız tarihin görme denilen yüzü ile ilgili olacaktır.

Türk müdür bu millet? Cevabımız hayır. Akraba mıyız? Hem de sapına kadar. Araplar, Kürtler ve Boşnaklar gibi kardeş bir millet mi? Elbette öyle. Anadolu'ya gelen binlerce göçebenin damarında Moğol kanı akıyor. O göçerlerin torunları bizler. Edirneli, Samsunlu ve Hakkarili. Mevlana'nın tahmin ettiği gibi büyük balık küçük balığı yiyememiş ve tarihin gördüğü en ciddi göçebe akınlarından biri olan Moğol istilası bu milletin İslamlaşması ile sonuçlanmıştı. Hatta Anadolu'da Farsça yerine Türkçe'nin güç kazanması da Moğolların bir etkisidir. Yarım asırdan fazla memleketimizi yöneten İlhanlı devleti, ata kökleri olarak Moğol olsa da Türk medeniyeti içerisinde değerlendirilmelidir. İşin İslam yönünü aşağıda açıklayacağım.

İlhanlılar hakim güç olarak ve Bozkır kültürünün etkisiyle tüm dinlere aynı mesafede durmaya çalışmışlardır. İlk hükümdarları Budist ve Şamanist olsa da bu toplum farklı dinlere açık olmuştur. Zaman içerisinde Yahudi ve Hristiyanlar arasında güç mücadelesi olsa da İslam asıl güç olarak galip gelmiştir. Çünkü Müslüman coğrafyayı yöneten bu devlet kültür olarak daha üst düzey ve kalabalık unsurun hakimiyeti altına girmişti. Mezhep konusunda politik davranmışlardır. Özellikle Memlüklere karşı Şia unsurunu desteklediklerini görmekteyiz. Ancak bu kalıcı bir tercih olmamıştır. Gazan Mahmut Han ve Ahmet Teküdar dönemlerinde Sünni politikalar benimsenmiştir.

Yaptıkları tahribatın aksine Müslüman olunca şiir, edebiyat, astronomi vb. ilimlere önem vermişler ve pek çok medrese yaptırmışlardır. Meşhur çifte minareli medrese, Beyşehir İsmailağa Medresesi ve Kırşehir Cacabey Camii bu devlete aittir. Bu nedenle tarihte bir milleti sürekli yıkıcı veya yapıcı olarak değerlendirmek yerine olaya bütün olarak bakmak zorundayız. Bu nedenle devletin kurulduğu siyasi zemin ve bu kapsamda meydana gelen sonuçları analiz etmek tarihi doğru yorumlamak açısından faydalı olacaktır. Selam ve dua ile.                                                                                                   

Yukarıdaki ifade günümüz iş hayatının en önemli sloganı. Bundan 6 asır öncesinde de düzen farklı değildi. Patronun mutluysa sen kazanırsın. Tabi senin varlığından şikâyetçi olan patron tipi müstesna.                                 
Klasik Osmanlı düzeninde ilim, kültür ve sanat patron ve onun himaye ettiği insanlar vasıtasıyla gelişiyordu. Yani fikir adamları eserlerini birilerinin adına yapıyorlardı. Patron işi beğenirse maddi anlamda desteklediği insanlar da üretmeye devam ediyordu. Patronun gücünü kaybederse ya kendine yeni bir patron bulacaksın ya da gözden ırak olacaksın. Tabi her dönem sağlam patronlar bulmak elzemdi. Bu patronlar devlet adamı, din adamı vb. olabileceği gibi başka fikir adamları da patronluk yapabilirlerdi. Halil İnalcık hocanın 80 sayfalık kısa eseri Şair ve Patron tam anlamıyla bu konuları anlatıyor. Özellikle eli hünerli, halkı etkileme kapasitesine sahip olan veya sanatkârlıklarından dolayı devlet desteğiyle fikir adamlarının ayakta kalma mücadelesini anlatıyor. Özellikle şairler o günün medyası olup algıyı yönlendiriyorlardı. Sanatlarında başarılı olanlar ödüllendiriliyordu. Belli bir bölümü de makam, mevki sahibi oluyorlardı. Yani işler tıpkı günümüz medyasında olduğu gibi dönüyordu. 

Yavuz Selim'in Mısır ve İran, Fatih'in Karaman vb. seferlerinde fethettikleri yerlerde edip, şair, mimar, din adamı cümle işe yarayacak adamı Osmanlıya getirdiği bilinmekte. İstenen netice devletin resmi ideolojisi çerçevesinde üretmeleri… Sonra gelsin ihsanlar, atiyyeler ve ödüller. Tam tersi netice yapan da olurdu. Patronun gözünden düşüp canından olanlar da. Meşhur Fuzuli'nin "Selam verdim rüşvet değüldür deyü almadılar" beyti var ya ne rüşvetle ne de selamla ilgili. Fuzuli Iraklı bir Türkmen şairi olarak bulunduğu coğrafya el değiştirince yeni devletine gider. İlk başta ilgi görmeyince bu beyti yazar ama sonrasında şairimiz yeni patronlara kendini ispat eder. Ve mutlu son.

Edebiyatın vd. fikir ürünlerinin yayılma imkânının az olduğu Osmanlı dünyasında bu yöntem bir gereklilikti. Bu şekilde fikir dünyası gelişiyordu. Halk ise kendi ürettiği edebi ürünleri kullanmaya devam ediyordu. Zaten patronların himaye ettiği ürünler kitaplar arasında kalırken, bir Köroğlu bir Karacaoğlan şiirlerini yazıya dökmeseler dahi günümüze gelebiliyordu. Günümüzde ise hem patronlar hem de muhataplar çeşitlense de herkes kendi ilgisine göre fikir ürünlerine gidiyor. Temel kural hiç değişmiyor. İster patron olsun isterse halk. Onlara seslenebilen kazanıyor.                                                        
 

Tarih evet tarihçilere bırakılamayacak kadar kutsal bir siyaset aracı. Aslında yazdığım cümlenin Türkiye şartlarında kimsenin işine gelmediğini de biliyorum. Ülkede hiçbir alanın asıl sahibine bırakılamayacak kadar önemli olduğunu biliyorum. Daha doğrusu her şey siyaset için bir araç. 

Dün Ermeni meselesi tartışması oldu. Tartışan kim? İngilizler 1918-22 arası İstanbul'da at oynattı. Bizim katliam yaptığımıza dair belge bulamadılar. Bulsalardı ne yaparlardı siz daha iyi biliyorsunuz. Sadece bizim katliam yapanları cezalandırma emirlerimizi ve uygulamalarımızı buldular. Ama biz olduk soykırımcı. Özetle tarih siyasetin alanı olmuştu.

Sosyal paylaşım ağlarında Edremit'in kurtuluşu ile ilgili bir video dönüyor. Orada çarşaflı bir kadın zincire vurulmuş bir halde. Daha sonra efeler onları kurtarıyor. Bir partinin belediye meclis üyesi olana bitene tepki gösteriyor. Olaya sosyal ağlarda tepkiler geliyor. Meselenin ideolojik boyutuna girmeyeceğim. Çünkü bizim ülkede her siyasi görüşün buna benzer güzide(!) uygulamaları var. Bugün onlara ise yarın size. O yüzden kimse masum değildir. Bu uyarılar hepimize. 

Gelelim işin ilmi boyutuna tarih öğretiminde kullanılan drama diye bir teknik var. Olayın canlandırılması anlamına geliyor. Öğrenci aktif olarak katılım sağladığı için öğrenmenin kalıcı olduğu bir tekniktir. İmkânlar dâhilinde kullanımı tavsiye edilir. Balıkesir Edremit'te yapılmaya çalışılan faaliyet kısaca bu. Ama olayda kadın unsurunun kullanım şekli ve daha doğrusu verilmeye çalışılan mesaj amacının dışında. Art niyet var mı sorusunun cevabını sizlere bırakıyorum. Edremit vb. yerlerin kurtuluşu ile ilgili sade, basit ve anlaşılır bir senaryo üretmek için Yeşil Deniz dizisindeki bir sahneyi şiddetle tavsiye ederim. Hayali kasaba Yeşilova yani İzmir Birgi'nin kurtuluşunu canlandırdıkları sahneler gayet güzel örnekler. Olay sonrası verilen tepkilerin haklı olduğunu kadın ve çarşaf unsurunun orada tarih şuuruna hizmet etmediğini düşünüyorum. Yapanların da tarihi çok ta düşünmediklerini biliyorum. Çünkü tarih, tarihçilere bırakılamayacak kadar kutsal bir silahtır. O yüzden tarihi en iyi siyasetçiler bilir. 

Selam ve dua ile…

 


Son günlerde taşınma işlemleri nedeniyle yazma imkanım olamadı maalesef. Bozkırımızı ve İmam hatip lisemizi çok sevmemize rağmen Takdir-i ilahi gereği Seyit Harun Veli diyarına geldik. Dünya bir han misali sürekli göç edip dururuz. Derdimiz hoş sada bırakmak. Üzerimize aldığımız vazife icabı okuma faaliyetimiz zorlaşsa da elimizden geldiğince bu köşeden okuduklarımızı yazmaya devam edeceğiz.                                                     
Bugün geldiğimiz noktada eski meseleleri çok ta gündem yapmayacağım. Yeni mekan da yeni görevimizde insanlara tepeden bakmadan Hakka hizmet anlayışıyla devam edeceğim. Nasip olursa. Gün olur kısmet olursa imam hatip liselerine de hizmet etmeyi gönlüm umar. Burada kendimce hak etmediğim bir muameleyi görsem de mekan ve konum fark etmeksizin kendimi ait hissettiğim camiaya hizmet ederim.                                           

Çay boyu, dostlukları, kini, nefreti, acıyı ve tatlıyı orada öğrendim. İlk öğrencimizi orada gelin ettik. Düğün ekmeğini de orada yedik. Hayatının baharında gencecik kızımızı da , herkesin hayırla yad ettiği aslan gibi evladımızı da orada toprağa verdik. İnsanoğlu kendi evladı olmayınca başkasının mutluluğu ile mutlu olmayı, başkasının hüznüyle hüzünlenmeyi de o coğrafya da öğreniyor. Çay boyu bir okuldur demişti Ali Kemal Karakaş hocam. Gerçekten bir okuldu. Pek çok şey öğrendik orada. Ama bazı şeyleri öğrenemedik. 

Öğrettiler ama biz duymak istemedik. Ayak oyunlarını, kumpasları öğrenemedik. Direnmeyi öğrenemedik. Mücadeleyi öğrenemedik. Haksızlık karşısında dik durmayı öğrenemedik. Kırgın mıyım? Hayır asla. Çünkü insanları burada öğrendik. Yine öğreneceklerimiz var ki Allah bizi Seyyid Harun gölgesine getirdi. Eksik veya fazla Bozkırda eğitim adına kime ne hakkım geçtiyse helal olsun. Öğrencim ve dostum olan insanlara karşı beni sevmeseler dahi tüm haklarım helaldir. Diğer kapsama girenler ise helalleşmek için herkesin birbirine eşit olduğu Din Gününü beklesinler.

Bozkır benim memleketim ve öyle olmaya devam edecek. Buraya gelecek tüm dostlarıma kapım sonuna kadar açıktır. 

Bozkır Postası ve Siristat haber ile bağlantım devam edecektir. Fakat taraflardan biri artık yazıları yayınlamam derse Amenna… 

Selam ve dua ile

 

Müslüman olan ilk Türk devletinin Bulgarlar mı yoksa Karahanlılar mı olduğu hep tartışma konusu olmuştur. Biz bu meseleye girmeden İtil yani Volga Bulgarları ile ilgili ünlü Arap gezgin İbn-i Fadlan'ın hatıralarını aktaracağız.  Bu konuyla ilgili hem önemli çalışmayı Ahmet Yesevi dizisine danışmanlık yapan hocam Sefer Solmaz kaleme almıştır.

Bulgarlar İslamı savaş yoluyla kabul etmemişlerdir. Bulgarlara İslamı "yaşantısı ile örnek olan Müslüman tüccarlar" öğretmişlerdir. Müslüman olduktan sonra dönemin halifesi olan Abbasilerin otoritesini kabul etmişlerdir.       
İsim değiştirme; Bulgar hükümdarı Müslüman olduktan sonra dönemin halifesi olan Cafer'in adını almıştır. Bir gün hutbede hatip hükümdarın Müslüman olmadan ölen babasının adını söyleyince hükümdar müdahale ederek kâfirlik döneminin ismini hutbede andırtmamış ve babasının Abdullah diye zikredilmesini istemiştir.                                                                                                                                                           Kamet meselesi; Bulgarlar İbn-i Fadlanın hatıralarına göre Hanefi mezhebine göre kamet getiriyorlardı. Fakat İbn-i Fadlan bu duruma müdahale edince Şafi mezhebine göre kamet yapılmaya başlanmıştır.                                                       

Halifeden korkma meselesi; O günün Abbasi halifesi siyasi açıdan zayıf olmasına rağmen Bulgar hükümdarı dindeki üstünlüğü için saygı duyması nedeniyle ondan korkuyordu. Ters bir hareketimi duyar bana beddua ederse ne yaparım diyordu.

Kur'an öğrenmeleri; Bulgarlar içindeki Barancer kabilesi 5 bin kişiden oluşuyordu. Onların tamamı idarecilerinin Müslüman olmasıyla toptan Müslüman olmuşlardır. İbadet için mescit yapmışlardır. İçlerinden zeki olanları kısa sürede Kur'an öğrenmişlerdir.

Ayrıca İtil Bulgarlarından Talut isimli kişi Müslüman olmuştur. Müslümanlığa davet eden ise seyyahımız İbn-i Fadlan olmuştur. Yeni dinde isim değiştirme olayını duyan Talut ve ailesi tamamen "Muhammed" ismini almışlardır. İbn-i Fadlan hanımların Muhammed ismini almasının uygun olmadığını söyleyememiştir.

Sabah namazı vakti;  İbn-i Fadlan İtil Bulgarlarının yaşadığı coğrafya kutuplara yakın olduğu için sabah namazının vaktinin karışmaya müsait olduğunu gözlemlemiştir. Hatta kendisi bile bir defa kaçırdığı için uyumamıştır. Yeni Müslüman olan Bulgar toplumunun bu konudaki hassasiyeti takdire değerdir.

Özetle, yukarıda aktardığım satırlar yeni Müslüman olan bir toplumun dinine bağlılık ve samimiyetini göstermektedir. Rabbim günümüz Müslümanlarına da aynı şuuru nasip etsin.

Selam ve dua ile